İlk olarak Elif Şafak’ın Bit Palas romanını okumuş ve çok sevmiştim. Apartmandaki karakterlerin hepsi incelikle işlenmişti. Şafak’ın kelimeleri kullanış şekli, kurgusu insanı romanın içine çekiyordu. Okuduğum Elif Şafak kitapları içerisinde – diğerleri Baba ve Piç ile Mahrem - en sevdiğim olmasına rağmen nedense Bit Palas’ın diğer kitapların ve tartışmaların gölgesinde kalan bir kitap olduğunu düşünmüşümdür hep. Neyse zaten şu anda konumuz Bit Palas değil. Dün akşam Aşk’ın kapağını kapattığımda beynimin kıvrımlarında güzel bir kitap okumuş olmanın zevki dolaşıyordu.
Önce eleştirileri dile getirelim güzel kısımlarını sonra anlatırız. Kitapçıya kitabı almaya gittiğimde “çok satanlar” raflarına Bit Palas’taki gibi, Araf’taki gibi ya da Baba ve Piç’teki gibi bir kapak görmeyi bekleyerek bakınıyordum. Doğrusu sol tarafımda duran o cırtlak pembeye bakmak hiç aklımın ucundan bile geçmedi. Yani kısacası kitabın kapağını hiç sevmedim. Adı aşk olan herşeyi kırmızıya ya da pembeye boyamakta üstümüze yok sanırım. Kitabı okuyanlar farkedeceklerdir ki bu kitabın rengi kesinlikle pembe değildir. Gri olabilir, sarının tonları olabilir ama en çok ve illaki de mor olur bana göre. Ayrıca sanırım kitabın ilk baskı olmasından kaynaklanan bir takım dizgi hataları da mevcuttu. Kitaba iyice konsantre olmuşken yanlış yazılmış bir kelime görmek yada bazı kelimelerin arka arkaya yazılması gibi hatalar okuyucuyu oldukça rahatsız ediyor. Sanırım benim gibi çoğu Elif Şafak okuyucusu da onun kelimelerine, onları kullanış şekline hayrandır. Fakat bu kitapta kelimelerden o beklediğim tadı tam olarak alamadığımı söylemeliyim. Bunun sebebi kitabın ingilizce yazılmış olup sonradan türkçeye çevrilmiş olması mı yoksa yazarın okuyucunun kelimelere takılmak yerine anlatılana odaklanmasını istemesi midir bilemedim.
Kitabın güzel kısımlarına gelirsek.Roman içinde roman kurgusu oldukça başarılı bir şekilde verilmiş. Okuyucu olarak 1244 yılından 2008 yılına kolay bir şekilde geçebiliyoruz. Kitaptaki Ella karakterinin oldukça başarılı bir şekilde yaratıldığını düşünüyorum. Kadın erkek farketmeksizin okuyan herkes bu karakterde kendisinden bir parça bulabilir. Benzer günlük sıkıntılar, benzer hayat rutini, benzer heyecanlar/heyecansızlıklar. Her ne kadar 2008 yılında geçen öykü 1244’tekini anlatmak için bir ortam hazırlamak üzere kitaba dahil edilmiş gibi görünse de doğrusu kitabın başlarında beni çeken şey oldu ama kitapta ilerledikçe Ella ve Aziz’in hikayesini ikinci plana atıp Mevlana ve Şems’in hikayesiyle daha çok ilgilendim. O yıllardaki ortamı ve Mevlana ile Şems’in kişiliklerini yan karakterlerdeki sıradan insanların ağzından okumak güzel bir fikir. Böylece yazar bize Şems’i kendi bakış açısından tek bir şekilde tanıtmak yerine karakteri birden fazla açıdan görmemizi sağlamış. Kitapla ilgili en sevdiğim yön, okuyucuyu hem dünyevi hem de ilahi aşkla ilgili düşünmeye teşvik etmesi oldu.
Kitapla ilgili merak ettiğim bazı noktalar da var. Bunlar da araştırmak için bana ödev olsun. Kitapta tüm bölümler B harfi ile başlıyor. Acaba ingilizcesinde de durum böyle midir? Acaba Şems’in fiziksel özellikleri gerçek hayatta da kitapta tasvir edildiği gibi midir?
Ayrıca belirtmeden geçemeyeceğim bir durum var. Elif Şafak televizyonda izlediğim bir röportajında “kitapları diğer insanların söyledikleri üzerinden edindiğimiz bir önyargı ile değil, kendimiz o kitaba bir şans tanıyıp okuduktan sonra değerlendirmeliyiz” demişti ki bu, benim gibi okumadığı bir kitap ya da izlemediği bir film hakkında kendisi okuyana/izleyene kadar kesinlikle yorum yapmayan bir insan için çok mantıklı bir açıklamadır. Ayrıca kesinlikle “yazar dediğin reklam yapmaz, röportaj vermez, gazeteye televizyona çıkmaz, gizemli olur ortalarda görünmez” diye düşünen insanlardan değilimdir fakat yukarıda bahsettiğim sözlerine rağmen Elif Şafak hanımın sürekli bir yerlerde röportaj verip kitabımda Ella diye amerikalı bir kadın var. Tasavvuf var, Mevlana’yla Şems var, şu var, bu var diye yorum yapmasını da yavaş yavaş rahatsız edici bulmaya başladığımı belirtmeliyim.
Önce eleştirileri dile getirelim güzel kısımlarını sonra anlatırız. Kitapçıya kitabı almaya gittiğimde “çok satanlar” raflarına Bit Palas’taki gibi, Araf’taki gibi ya da Baba ve Piç’teki gibi bir kapak görmeyi bekleyerek bakınıyordum. Doğrusu sol tarafımda duran o cırtlak pembeye bakmak hiç aklımın ucundan bile geçmedi. Yani kısacası kitabın kapağını hiç sevmedim. Adı aşk olan herşeyi kırmızıya ya da pembeye boyamakta üstümüze yok sanırım. Kitabı okuyanlar farkedeceklerdir ki bu kitabın rengi kesinlikle pembe değildir. Gri olabilir, sarının tonları olabilir ama en çok ve illaki de mor olur bana göre. Ayrıca sanırım kitabın ilk baskı olmasından kaynaklanan bir takım dizgi hataları da mevcuttu. Kitaba iyice konsantre olmuşken yanlış yazılmış bir kelime görmek yada bazı kelimelerin arka arkaya yazılması gibi hatalar okuyucuyu oldukça rahatsız ediyor. Sanırım benim gibi çoğu Elif Şafak okuyucusu da onun kelimelerine, onları kullanış şekline hayrandır. Fakat bu kitapta kelimelerden o beklediğim tadı tam olarak alamadığımı söylemeliyim. Bunun sebebi kitabın ingilizce yazılmış olup sonradan türkçeye çevrilmiş olması mı yoksa yazarın okuyucunun kelimelere takılmak yerine anlatılana odaklanmasını istemesi midir bilemedim.
Kitabın güzel kısımlarına gelirsek.Roman içinde roman kurgusu oldukça başarılı bir şekilde verilmiş. Okuyucu olarak 1244 yılından 2008 yılına kolay bir şekilde geçebiliyoruz. Kitaptaki Ella karakterinin oldukça başarılı bir şekilde yaratıldığını düşünüyorum. Kadın erkek farketmeksizin okuyan herkes bu karakterde kendisinden bir parça bulabilir. Benzer günlük sıkıntılar, benzer hayat rutini, benzer heyecanlar/heyecansızlıklar. Her ne kadar 2008 yılında geçen öykü 1244’tekini anlatmak için bir ortam hazırlamak üzere kitaba dahil edilmiş gibi görünse de doğrusu kitabın başlarında beni çeken şey oldu ama kitapta ilerledikçe Ella ve Aziz’in hikayesini ikinci plana atıp Mevlana ve Şems’in hikayesiyle daha çok ilgilendim. O yıllardaki ortamı ve Mevlana ile Şems’in kişiliklerini yan karakterlerdeki sıradan insanların ağzından okumak güzel bir fikir. Böylece yazar bize Şems’i kendi bakış açısından tek bir şekilde tanıtmak yerine karakteri birden fazla açıdan görmemizi sağlamış. Kitapla ilgili en sevdiğim yön, okuyucuyu hem dünyevi hem de ilahi aşkla ilgili düşünmeye teşvik etmesi oldu.
Kitapla ilgili merak ettiğim bazı noktalar da var. Bunlar da araştırmak için bana ödev olsun. Kitapta tüm bölümler B harfi ile başlıyor. Acaba ingilizcesinde de durum böyle midir? Acaba Şems’in fiziksel özellikleri gerçek hayatta da kitapta tasvir edildiği gibi midir?
Ayrıca belirtmeden geçemeyeceğim bir durum var. Elif Şafak televizyonda izlediğim bir röportajında “kitapları diğer insanların söyledikleri üzerinden edindiğimiz bir önyargı ile değil, kendimiz o kitaba bir şans tanıyıp okuduktan sonra değerlendirmeliyiz” demişti ki bu, benim gibi okumadığı bir kitap ya da izlemediği bir film hakkında kendisi okuyana/izleyene kadar kesinlikle yorum yapmayan bir insan için çok mantıklı bir açıklamadır. Ayrıca kesinlikle “yazar dediğin reklam yapmaz, röportaj vermez, gazeteye televizyona çıkmaz, gizemli olur ortalarda görünmez” diye düşünen insanlardan değilimdir fakat yukarıda bahsettiğim sözlerine rağmen Elif Şafak hanımın sürekli bir yerlerde röportaj verip kitabımda Ella diye amerikalı bir kadın var. Tasavvuf var, Mevlana’yla Şems var, şu var, bu var diye yorum yapmasını da yavaş yavaş rahatsız edici bulmaya başladığımı belirtmeliyim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder