John Fowles’un Büyücüsü’ne tatile çıkmadan 1 hafta önce başlamış ve ilk 100 sayfasını okumuştum ve hem aynı anda birden fazla kitabı okumayı pek sevmediğim için hem de dilini rahat bulduğum için tatilde de bu kitaba devam etmeye karar verdim ama o zaman henüz bu kitabı okumanın bu kadar çileli olacağını bilmiyordum. Kitap tatilde bulduğum her fırsatta elimdeydi. Deniz kıyısında güneşlenirken, akşam balkonda güneşin batışını izlerken, gece yatmadan önce yatakta… Kitapla o kadar çok boğuştum ki kendimi sanki aylardır bu kitabı okuyormuş gibi hissettim. Her ne kadar Kaş’tan görünen Meis adasının manzarası ve yaz sıcakları kitabı okumak için çok doğru bir atmosfer yaratmış olsa da kitabın tatilde şezlongta uzanırken okunacak bir kitap olduğunu söylemek çok zor. Hem 600 küsür sayfalık kalınlığıyla hem de kitaptaki olayların insanın üzerinde yarattığı etkisiyle okuyucuya oldukça zorlu bir okuma maratonu sunuyor. Ben resmen kitapla boğuştuğumu söyleyebilirim. Kitabın dili rahatlığıyla kolaylık sağlıyorsa da, olay örgüsü maalesef insanın kafasının fazlasıyla karıştırıyor. Tam kendinizi düzlüğü çıkmış ve bazı şeyleri anladığınızı hissettiğini noktada sizi yine ters köşeye yatırarak o ana kadar yaptığınız tüm ezberi bozuyor. Kitabı Shakespeare’in Fırtına’sını okuduktan sonra okumak daha iyi bir fikir olabilir. Ben Fırtına’yı daha önce okumadığım için, bazı yerleri bağlayamadığımı düşündüm ya da belki kitap gerçekten de yazarının düşündüğü gibi tam olarak tamamlanamamıştır…
John Fowles bu kitabı 1950’de yazmaya başlamış ve ancak 15 yıl sonra yayınlayabilmiş. Bu arada çok kereler kitaba geri dönmüş bazı yerlerini değiştirmiş, bazı ekleme ve çıkarmalar yapmış. Bu eklemeler ve çıkarmaların ve 15 yıla yayılmış yazım sürecinin kitabın içinde hissedildiğini söyleyebilirim. Kitap gerçekten okuyucuyu sahip olduğumuz yargılar, hayat hakkında bildiğimizi sandıklarımız ve elde ettiğimizi düşündüğümüz özgürlüğümüz konusunda çokça düşünmeye sevkediyor. Kitabın en az kitaptaki karakter Nicholas Urfe için olduğu kadar okuyucu için de ciddi bir psikolojik deneyim olduğunu söyleyebiliriz.
10 Eylül 2009 Perşembe
BÜYÜCÜ
9 Nisan 2009 Perşembe
BİR GÜN TEK BAŞINA
Bana ne tarz kitap seversin diye sorduklarında “Tuğla kitap” diye cevap verebilirim. Her ne kadar böyle bir kitap tarzı olmasa da kalın kitaplarda karakterlerin daha iyi ve derinlikli olarak işlendiğine dair bir pozitif önyargım var sanırım.
Bu kitap, her ne kadar 744 sayfalık görüntüsüyle göz korkutsa da bir çırpıda okunup bitiriliyor. Virginia Woolf’un bilinç akışı yöntemine benzer bir yöntem ile yazılmış. Aslında tam olarak bilinç akışı değil de düşünce akışı diyebiliriz sanıyorum. Karakterleri kendi kafalarının içinden geçen düşüncülerini dinleyerek tanıyoruz. Böylece üçüncü bir kişi tarafından anlatılacak ağdalı cümleler yerine normal insanların kafalarından geçen basitlikte bir anlatım dili oluşturulmuş oluyor.
Ayrıca yazar (Bkz: Vedat Türkali) bu yöntemi ilginç bir şekilde kullanmış. Düşünceler kitaptaki karakterler arasında değişiyor. Bu değişim bölüm bazında yapılsa da bazı yerlerde çok güzel bir şekilde karakterlerin karşılaşmaları kullanılarak da yapılmış. Örneğin bir bölümde Kenan’ın kafasındaki düşünceleri okurken Kenan, Günsel’le buluşmak üzere kütüphaneye gidiyor ve bu noktadan sonra anlatım Günsel’in kafasındaki düşüncelere geçiyor.
Yazar özellikle mi yaptı bilemiyorum ama ben kitaptaki karakterlerin hepsine gıcık oldum. Hiçbirisini kendime yakın ya da benzer hissedemedim. En başta ana karakter Kenan olmak üzere hepsinin dayaklık insanlar olduğunu düşünüyorum ama bu durum karakterlerin kötü yaratılmış olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine karakterler gerçek birer insan gibi yaratılmış hepsinin iyi ve takdir edilesi yönleri olduğu gibi defolu yönleri de var.
Bu kitap, her ne kadar 744 sayfalık görüntüsüyle göz korkutsa da bir çırpıda okunup bitiriliyor. Virginia Woolf’un bilinç akışı yöntemine benzer bir yöntem ile yazılmış. Aslında tam olarak bilinç akışı değil de düşünce akışı diyebiliriz sanıyorum. Karakterleri kendi kafalarının içinden geçen düşüncülerini dinleyerek tanıyoruz. Böylece üçüncü bir kişi tarafından anlatılacak ağdalı cümleler yerine normal insanların kafalarından geçen basitlikte bir anlatım dili oluşturulmuş oluyor.
Ayrıca yazar (Bkz: Vedat Türkali) bu yöntemi ilginç bir şekilde kullanmış. Düşünceler kitaptaki karakterler arasında değişiyor. Bu değişim bölüm bazında yapılsa da bazı yerlerde çok güzel bir şekilde karakterlerin karşılaşmaları kullanılarak da yapılmış. Örneğin bir bölümde Kenan’ın kafasındaki düşünceleri okurken Kenan, Günsel’le buluşmak üzere kütüphaneye gidiyor ve bu noktadan sonra anlatım Günsel’in kafasındaki düşüncelere geçiyor.
Yazar özellikle mi yaptı bilemiyorum ama ben kitaptaki karakterlerin hepsine gıcık oldum. Hiçbirisini kendime yakın ya da benzer hissedemedim. En başta ana karakter Kenan olmak üzere hepsinin dayaklık insanlar olduğunu düşünüyorum ama bu durum karakterlerin kötü yaratılmış olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine karakterler gerçek birer insan gibi yaratılmış hepsinin iyi ve takdir edilesi yönleri olduğu gibi defolu yönleri de var.
*****spoiler olabilir****
Kenan karakterinden üniversite bitirmiş okumuş bir insan olmasına rağmen hayatta ne istediğini bilmeyen, maço ve kaypak bir karakter olduğu için nefret ettim. Hayatındaki kadınlara o şekilde davrandığı için ,çocuğuyla arasında bir bağ kuramadığı için, en yakın arkadaşı hakkında o düşüncelere sahip olduğu veya hakkında o şekilde düşündüğü bir insanla arkadaşlık etmeye devam ettiği en çok da en sevdiği kadına bile el kaldırabildiği için kendisini bulduğum yerde paralayacak kadar sinirlendiğim zamanlar oldu.
Günsel karakterinin çok şey biliyomuş gibi görünüp de aslında hiçbir şey bilmeyen haline, öyle bir adamı sevebilmesine, sevdiği adamı tek bir sözle bir çırpı da silebilmesine , tam olarak ne için savaş verdiğini bilmemesine sinir oldum.
Hele Nermin karakterinin gurursuzluğuna, kadınlığını her istediğini elde edebileceğini düşünerek kullanmasına bir de üstüne kendisini sevmeyen ve bunu açıkça belli eden bir adamdan 2. çocuğu yapmaya kalkışmasına deli oldum.
*********************
Not: Kitabın benim okuduğum baskısında 13. bölüm yoktu. 12’den 14’e atlıyordu. Acaba benim elimdeki baskıda mı bir hata var yoksa yazarın 13 sayısının uğursuzluğuyla ilgili bir batıl inancı mı var bilemiyorum.
30 Mart 2009 Pazartesi
EFRASİYABIN HİKAYELERİ
Bu kitabı Puslu Kıtalar Atlası ya da Kitab-ül Hiyel kadar sevemedim. İçinde bir sürü metafor ve referans olduğunu anladım ama bunların tam olarak ne olduğunu çıkaramadım. Dil her zamanki gibi müthişti. Özellikle “güneşli günler” ve “gökten gelen çocuk” hikayelerini çok sevdim. En kısa zamanda Suskunlar’ı okumak istiyorum ama bu aralar çok fazla Türk edebiyatı okudum biraz ara vermeliyim sanırım…
25 Mart 2009 Çarşamba
ELİF ŞAFAK’IN AŞK ROMANI ÜZERİNE
İlk olarak Elif Şafak’ın Bit Palas romanını okumuş ve çok sevmiştim. Apartmandaki karakterlerin hepsi incelikle işlenmişti. Şafak’ın kelimeleri kullanış şekli, kurgusu insanı romanın içine çekiyordu. Okuduğum Elif Şafak kitapları içerisinde – diğerleri Baba ve Piç ile Mahrem - en sevdiğim olmasına rağmen nedense Bit Palas’ın diğer kitapların ve tartışmaların gölgesinde kalan bir kitap olduğunu düşünmüşümdür hep. Neyse zaten şu anda konumuz Bit Palas değil. Dün akşam Aşk’ın kapağını kapattığımda beynimin kıvrımlarında güzel bir kitap okumuş olmanın zevki dolaşıyordu.
Önce eleştirileri dile getirelim güzel kısımlarını sonra anlatırız. Kitapçıya kitabı almaya gittiğimde “çok satanlar” raflarına Bit Palas’taki gibi, Araf’taki gibi ya da Baba ve Piç’teki gibi bir kapak görmeyi bekleyerek bakınıyordum. Doğrusu sol tarafımda duran o cırtlak pembeye bakmak hiç aklımın ucundan bile geçmedi. Yani kısacası kitabın kapağını hiç sevmedim. Adı aşk olan herşeyi kırmızıya ya da pembeye boyamakta üstümüze yok sanırım. Kitabı okuyanlar farkedeceklerdir ki bu kitabın rengi kesinlikle pembe değildir. Gri olabilir, sarının tonları olabilir ama en çok ve illaki de mor olur bana göre. Ayrıca sanırım kitabın ilk baskı olmasından kaynaklanan bir takım dizgi hataları da mevcuttu. Kitaba iyice konsantre olmuşken yanlış yazılmış bir kelime görmek yada bazı kelimelerin arka arkaya yazılması gibi hatalar okuyucuyu oldukça rahatsız ediyor. Sanırım benim gibi çoğu Elif Şafak okuyucusu da onun kelimelerine, onları kullanış şekline hayrandır. Fakat bu kitapta kelimelerden o beklediğim tadı tam olarak alamadığımı söylemeliyim. Bunun sebebi kitabın ingilizce yazılmış olup sonradan türkçeye çevrilmiş olması mı yoksa yazarın okuyucunun kelimelere takılmak yerine anlatılana odaklanmasını istemesi midir bilemedim.
Kitabın güzel kısımlarına gelirsek.Roman içinde roman kurgusu oldukça başarılı bir şekilde verilmiş. Okuyucu olarak 1244 yılından 2008 yılına kolay bir şekilde geçebiliyoruz. Kitaptaki Ella karakterinin oldukça başarılı bir şekilde yaratıldığını düşünüyorum. Kadın erkek farketmeksizin okuyan herkes bu karakterde kendisinden bir parça bulabilir. Benzer günlük sıkıntılar, benzer hayat rutini, benzer heyecanlar/heyecansızlıklar. Her ne kadar 2008 yılında geçen öykü 1244’tekini anlatmak için bir ortam hazırlamak üzere kitaba dahil edilmiş gibi görünse de doğrusu kitabın başlarında beni çeken şey oldu ama kitapta ilerledikçe Ella ve Aziz’in hikayesini ikinci plana atıp Mevlana ve Şems’in hikayesiyle daha çok ilgilendim. O yıllardaki ortamı ve Mevlana ile Şems’in kişiliklerini yan karakterlerdeki sıradan insanların ağzından okumak güzel bir fikir. Böylece yazar bize Şems’i kendi bakış açısından tek bir şekilde tanıtmak yerine karakteri birden fazla açıdan görmemizi sağlamış. Kitapla ilgili en sevdiğim yön, okuyucuyu hem dünyevi hem de ilahi aşkla ilgili düşünmeye teşvik etmesi oldu.
Kitapla ilgili merak ettiğim bazı noktalar da var. Bunlar da araştırmak için bana ödev olsun. Kitapta tüm bölümler B harfi ile başlıyor. Acaba ingilizcesinde de durum böyle midir? Acaba Şems’in fiziksel özellikleri gerçek hayatta da kitapta tasvir edildiği gibi midir?
Ayrıca belirtmeden geçemeyeceğim bir durum var. Elif Şafak televizyonda izlediğim bir röportajında “kitapları diğer insanların söyledikleri üzerinden edindiğimiz bir önyargı ile değil, kendimiz o kitaba bir şans tanıyıp okuduktan sonra değerlendirmeliyiz” demişti ki bu, benim gibi okumadığı bir kitap ya da izlemediği bir film hakkında kendisi okuyana/izleyene kadar kesinlikle yorum yapmayan bir insan için çok mantıklı bir açıklamadır. Ayrıca kesinlikle “yazar dediğin reklam yapmaz, röportaj vermez, gazeteye televizyona çıkmaz, gizemli olur ortalarda görünmez” diye düşünen insanlardan değilimdir fakat yukarıda bahsettiğim sözlerine rağmen Elif Şafak hanımın sürekli bir yerlerde röportaj verip kitabımda Ella diye amerikalı bir kadın var. Tasavvuf var, Mevlana’yla Şems var, şu var, bu var diye yorum yapmasını da yavaş yavaş rahatsız edici bulmaya başladığımı belirtmeliyim.
Önce eleştirileri dile getirelim güzel kısımlarını sonra anlatırız. Kitapçıya kitabı almaya gittiğimde “çok satanlar” raflarına Bit Palas’taki gibi, Araf’taki gibi ya da Baba ve Piç’teki gibi bir kapak görmeyi bekleyerek bakınıyordum. Doğrusu sol tarafımda duran o cırtlak pembeye bakmak hiç aklımın ucundan bile geçmedi. Yani kısacası kitabın kapağını hiç sevmedim. Adı aşk olan herşeyi kırmızıya ya da pembeye boyamakta üstümüze yok sanırım. Kitabı okuyanlar farkedeceklerdir ki bu kitabın rengi kesinlikle pembe değildir. Gri olabilir, sarının tonları olabilir ama en çok ve illaki de mor olur bana göre. Ayrıca sanırım kitabın ilk baskı olmasından kaynaklanan bir takım dizgi hataları da mevcuttu. Kitaba iyice konsantre olmuşken yanlış yazılmış bir kelime görmek yada bazı kelimelerin arka arkaya yazılması gibi hatalar okuyucuyu oldukça rahatsız ediyor. Sanırım benim gibi çoğu Elif Şafak okuyucusu da onun kelimelerine, onları kullanış şekline hayrandır. Fakat bu kitapta kelimelerden o beklediğim tadı tam olarak alamadığımı söylemeliyim. Bunun sebebi kitabın ingilizce yazılmış olup sonradan türkçeye çevrilmiş olması mı yoksa yazarın okuyucunun kelimelere takılmak yerine anlatılana odaklanmasını istemesi midir bilemedim.
Kitabın güzel kısımlarına gelirsek.Roman içinde roman kurgusu oldukça başarılı bir şekilde verilmiş. Okuyucu olarak 1244 yılından 2008 yılına kolay bir şekilde geçebiliyoruz. Kitaptaki Ella karakterinin oldukça başarılı bir şekilde yaratıldığını düşünüyorum. Kadın erkek farketmeksizin okuyan herkes bu karakterde kendisinden bir parça bulabilir. Benzer günlük sıkıntılar, benzer hayat rutini, benzer heyecanlar/heyecansızlıklar. Her ne kadar 2008 yılında geçen öykü 1244’tekini anlatmak için bir ortam hazırlamak üzere kitaba dahil edilmiş gibi görünse de doğrusu kitabın başlarında beni çeken şey oldu ama kitapta ilerledikçe Ella ve Aziz’in hikayesini ikinci plana atıp Mevlana ve Şems’in hikayesiyle daha çok ilgilendim. O yıllardaki ortamı ve Mevlana ile Şems’in kişiliklerini yan karakterlerdeki sıradan insanların ağzından okumak güzel bir fikir. Böylece yazar bize Şems’i kendi bakış açısından tek bir şekilde tanıtmak yerine karakteri birden fazla açıdan görmemizi sağlamış. Kitapla ilgili en sevdiğim yön, okuyucuyu hem dünyevi hem de ilahi aşkla ilgili düşünmeye teşvik etmesi oldu.
Kitapla ilgili merak ettiğim bazı noktalar da var. Bunlar da araştırmak için bana ödev olsun. Kitapta tüm bölümler B harfi ile başlıyor. Acaba ingilizcesinde de durum böyle midir? Acaba Şems’in fiziksel özellikleri gerçek hayatta da kitapta tasvir edildiği gibi midir?
Ayrıca belirtmeden geçemeyeceğim bir durum var. Elif Şafak televizyonda izlediğim bir röportajında “kitapları diğer insanların söyledikleri üzerinden edindiğimiz bir önyargı ile değil, kendimiz o kitaba bir şans tanıyıp okuduktan sonra değerlendirmeliyiz” demişti ki bu, benim gibi okumadığı bir kitap ya da izlemediği bir film hakkında kendisi okuyana/izleyene kadar kesinlikle yorum yapmayan bir insan için çok mantıklı bir açıklamadır. Ayrıca kesinlikle “yazar dediğin reklam yapmaz, röportaj vermez, gazeteye televizyona çıkmaz, gizemli olur ortalarda görünmez” diye düşünen insanlardan değilimdir fakat yukarıda bahsettiğim sözlerine rağmen Elif Şafak hanımın sürekli bir yerlerde röportaj verip kitabımda Ella diye amerikalı bir kadın var. Tasavvuf var, Mevlana’yla Şems var, şu var, bu var diye yorum yapmasını da yavaş yavaş rahatsız edici bulmaya başladığımı belirtmeliyim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
