3 Nisan 2008 Perşembe

ROTTERDAM







Rotterdam, Hollanda’nın 2. büyük şehri ve Avrupa’nın en büyük limanı olma özelliğine sahip, kaldığımız yer itibariyle bizim de en çok gezebildiğimiz şehirdi. Kanalları, bisikletleri ve parkları dışında Hollanda’daki diğer şehirlerden hiçbirine benzemiyor. Bunun en büyük nedeni 2. dünya savaşı sırasında teslim olmuş olmalarına rağmen, Alman’ların, postane binası dışında bu şehri yerle bir etmeleri ve savaş sonrasında hırs yapan Hollanda’lıların şehri sıfırdan ve tamamen yeni bir mimari anlayışla yeniden kurmalarıymış.

Hollanda’nın tamamında görülen ve ülkenin özelliği olan o 2 katlı eski tipteki evlerden bu şehirde pek bulunmadığı için bu şehrin ruhsuz olduğunu söyleyebiliriz fakat bir yandan da tüm Hollanda da görebileceğiniz en ilginç mimari yapılar bu şehirde bulunuyor. Hatta bizim gördüğümüz binalardan bazıları fizik kurallarına ters görüntüleriyle bize oldukça ilginç gelmişti. Özellikle her türlü turistik kitapta görebileceğiniz küp evler bu mimarinin sınırlarını zorlayan bir dizayna sahipler. Hangi duvar aşağıya hangisi yukarıya bakıyor ya da bu evlerin içerisine uygun eşyalardan nerden bulunur o daracık merdivenlerden nasıl çıkarılır insan merak etmeden duramıyor. Ben ilk gördüğümde bunların sadece sergi amaçlı yapıldıklarını düşünmüştüm ama içerisinde insanların yaşadığını öğrenince oldukça şaşırdım. Yine de bu evlerden bir tanesini turistlere açmışlar ve 2 € ödeyerek bu evi gezebiliyorsunuz.

Rotterdam’daki gezilebilecek diğer yerlerden bir tanesi de ünlü düşünür Erasmus’un ismini taşıyan Erasmus köprüsü. Tek taraftan asma şeklinde olan bu köprü gündüz beyazlığı ile gece de ilginç ışıklandırması ile insanı etkiliyor ve görünce bu köprüye neden kuğu dediklerini anlayabiliyorsunuz. 1996 yılında yapılan bu köprü, üstünden arabalar ve tramvay geçtiği için, daha sonra bakıma alınarak güçlendirilmiş.

Hollanda’yı genel olarak anlattığım yazıda da belirttiğim gibi Hollanda dümdüz bir ülke olduğu için herhangi bir manzara görebilmeniz için yüksek bir yere çıkmanız gerekiyor. Rotterdam’da bu ihtiyacı karşılamak için (atıyor da olabilirim. Başka bir amacı da olabilir tabi :) ) yapılmış bir yer olan Euromast da görülmesi gereken yerlerden bir tanesi. Bu kule ilk yapıldığında Hollanda’nın en yüksek kulesiymiş. Daha sonraki yıllarda bu ünvanı başka bir yapıya kaptırınca kendisine 85 metrelik bir ek yapılarak bu ünvanı yeniden kazanması sağlanmış. Bu kuleye çıkınca Rotterdam’ın her yeri kuşbakışı görülebiliyor. Özellikle de liman kısmına doğru bakınca Rotterdam limanının neden Avrupa’nın en büyük limanı olduğu anlaşılıyor. Tatilimizin daha sonraki bölümlerinde Rotterdam limanına doğru bir gezi yapma imkanımız oldu ve 1.5 saatlik araba yolculuğundan sonra hala liman’ın sonuna gelememiş olduğumuzu görünce Rotterdam limanının bu ünvanı bileğinin hakkıyla aldığına ikna olduk.

Rotterdam Hollanda’nın diğer şehirlerine göre pek fazla turistik bir şehir sayılmasa da, düzenliliği, geniş sokakları ve caddeleri, yeşil parkları ve mimari açıdan oldukça ilginç binaları sayesinde gezilmeyi hakediyor. Yalnız bu şehirde saat 5’te dükkanların çoğunun kapandığını ve akşam 8-9’dan sonra yemek yenebilecek yerlerin sayısının çok çok azaldığını ve planınızı buna göre yapmanız gerektiğini hatırlatmalıyım.




Bisikletlerimiz...

DELFT

Delft, gezimiz boyunca Hollanda’da gezdiğimiz 4 şehir ve Belçika’da gezdiğimiz Anwers ve Brüksel şehirleri içerisinde en beğendiğim yer oldu. Zaten bu yüzden 1 günde gezilebilen bu küçük şehre gezimizin ilerleyen günlerinde bir kere daha geldik.

Delft kaldığımız yer olan Rotterdam’a trenle yarım saatlik bir mesafede ve Rotterdam ile Amsterdam arasında yer alan küçük bir öğrenci şehri. Şehirden arabaları, bisikletleri ve dükkanların üzerindeki tabelaları kaldırırsanız kendinizi 17. yüzyılda yaşıyomuş gibi hissedebilirsiniz. Evler, yollar, köprüler her şey hiç değişmeden ve bozulmadan nasıl bu kadar korunarak bu günlere taşınabilmiş oldukça şaşırdım.

Delft eski Avrupa kentleri gibi bir yerleşime sahip. Ortada törenlerin yapıldığı ve pazarın kurulduğu bir meydan, bu meydan’ın bir tarafında şehirdeki diğer yapılara nazaran oldukça görkemli bir kilise, meydanın diğer tarafında da hükümet binası yer alıyor. Bu şehir aynı zamanda kraliyet ailesinin cenaze törenlerinin yapıldığı ve mezarlarının da bulunduğu bir şehir. Yani kraliyet ailesi için özel bir önemi var. Ayrıca Hollanda’nın ünlü ressamlarından Johannes Vermeer’in (Bkz: inci küpeli kız) bir zamanlar yaşadığı ev de bu şehirde bulunuyor ve günümüze kadar korunarak gelmeyi başarmış. Hatta Delft’i gezdikten sonra gezdiğimiz müzelerden birisinde bulunan Vermeer tablolarından birinde şehirde şu anda da gezilebilen eski kiliseyi resmettiğini görmüştük.

Delft şehrinin ülkede en önemli üniversite şehirlerinden birisi olduğunu ve şehirde çoğunlukla öğrencilerin yaşadığını söylediler. Bizim gezdiğimiz dönem yaz dönemi olduğu için ortalıkta çok fazla öğrenci göremesek de bu kadar küçük bir şehirdeki cafe ve barların sayısından burasının öyle bir şehir olabileceğini tahmin ettik :)

Şehir, meydanıyla, Pisa kulesi gibi yana yatmış eski kilisesiyle, ihtişamlı yeni kilisesiyle, Hollanda’nın olmazsa olmaz kanallarıyla, inci gibi yanyana dizilmiş bakımlı evleriyle, dar sokaklarıyla gerçekten çok güzeldi.

Biz bu şehirde yapılabilecek en iyi şeyi yaparak kendimizi şehrin sokaklarına bıraktık. Daracık sokaklarda gezdik,köprülerden geçtik, tam kaybolduk derken kendimizi yine meydanda bulduk, meydanda oturup bir yandan insanları seyrederken bir yandan da biramızı yudumladık, fırında ısıtılmış sıcak elmalı turta yedik ve bu şehre kesinlikle bayıldık…


















AMSTERDAM

Uçağımız Amsterdam üzerinde alçalmaya başladığında pencereden şöyle bir dışarı baktım. Gördüğüm manzara karşısında oldukça şaşırdığımı söyleyebilirim. Yukarıdan bakıldığında su kanalları, bu kanalların arasındaki yeşil bölgeler ve bu yeşil bölgelerin arasında en fazla bikaç katlı çok eskiden kalmış gibi görünen evlerden oluşmuş küçük bir şehir görüntüsü var. Tabi İstanbul’la kıyaslayarak küçük diyoruz fakat Hollanda’nın en büyük şehri ve başkenti Amsterdam. Dünya üzerindeki tüm büyük şehirlerde olduğu gibi Amsterdam’da da sürekli bir canlılık ve hareket hakim. Gerçekten her milletten insan mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle sarışın Hollandalı’ların arasında zenciler ve uzak doğulular sayıca fazla olmalarıyla dikkat çekiyorlar.

Amsterdam bir merkezin etrafında daireler şeklinde yerleşmiş kanallardan oluşuyor. Şehrin içerisinde 88 adet kanal olduğu söyleniyor. Central Station’a ulaştıktan sonra buradan şehrin değişik yerlerine giden tramvay ve otobüslere binerek en fazla 10-15 dakikalık bir yolculuk sonrası şehirdeki en turistik mekanlara ulaşılabiliyor. Hatta Amsterdam’da her yolun çıktığı Dam Meydanı central station’dan yürüyerek 15-20dk.lık mesafede. Dam meydanı civarında Kraliyet sarayını (Koninklijk Paleis), Eski Kiliseyi (Oude Kerk), Yeni kiliseyi (Nieuwe Kerk) 2 dünya savaşı sırasında saklandıkları tavan arasında yazmış olduğu günlüğü daha sonradan bulunarak basılan Anne Frank’in saklandığı evi, Madame Tussauds müzesini ve meşhuuuurrr Red Light District’i gezebilirsiniz. Biz gittiğimizde kraliyet sarayı ile eski ve yeni kiliseler bakım çalışması olduğu için kapalıydılar. Malesef onları gezemedik. Anne Frank’in evini ise hem çok pahalı olduğu için, hem önünde oldukça büyük bir kuyruk olduğu için ve en önemlisi de fazla ilgimizi çekmediği için gezmedik. Madame Tussauds müzesini daha önce hiç balmumu heykel müzesi görmediğimiz için gezdik. Her ne kadar heykellerden bazıları oldukça başarılı olsa da bana pek o kadar da ilginç gelmediği için bundan sonra başka bir balmumu heykel müzesi gezmem sanıyorum. Herkesin merak ettiği Red Light District ise gerçekten oldukça ilginç ama fazlasıyla turistik bir yerdi. Biz taksim’in arka sokaklarının az çok neye benzediğini bildiğimiz ve oranın da bu tarzda bir yer olacağını düşündüğümüz için başlarda oldukça çekingen yaklaştık. Fakat orda kadınlar, erkekler, gençler, yaşlılar her cins ve yaştan insan rahatça geziyordu. Hatta bazı insanlar yanlarında çocukları, pusette bebekleriyle gelmiş bostancı sahilinde gezer gibi geziyorlardı. Bu rahatlıkta her tarafta dolaşan polisler oldukça etkilidir sanıyorum ama yine de bir insan vitrinlerde yarı çıplak kadınların olduğu, sex shopların camekanlarında değişik fantezi araçlarının, videoların vs. alenen sergilendiği bir mekana neden çocuklarıyla birlikte gelmek ister bunu pek tahmin edemiyorum.




Dam Meydanı ve kraliyet sarayı


Amsterdam’ın diğer müzelerine gelirsek, musuem quarter denilen yerde yer alan Rijksmuseum ve Van Gogh müzesi gezdiklerimiz içerisinde en güzelleriydi. Özellikle Rijksmuseum oldukça büyük. Gerçekten gezmek isterseniz en az yarım gününüzü buraya ayırmanız gerekiyor. Bu müzede en beğendiğim Rembrandt’ın devasa boyutlardaki Night Watch tablosuydu. (http://en.wikipedia.org/wiki/Image:RembrandtNightwatch.jpg) Van Gogh müzesi ise Amsterdam’da gezdiğimiz müzeler içerisinde en çok beğendiğimdi. Hem müzenin içinin insana verdiği ferahlık nedeniyle hem de Van Gogh’un gerçekten muhteşem çalışmaları nedeniyle. Hollanda’daki tüm müzelerde içeriye girmeden önce elinizdeki çanta, şemsiye vs. gibi fazlalıkları bırakabileceğiniz birer emanet dolabı oluyor. Böylece o ağırlıkları taşımadan rahatça dolaşma imkanınız oluyor. Fakat müzelerin içlerinin oldukça serin olduğunu söylemeliyim bu nedenle içeri girerken hırkanızı yanınıza alırsanız iyi olur. Bir de müzelerin çoğunda resimlerin sergilendiği salonlarda dinlenmek için herhangi bir koltuk, tabure vs. bulunmuyor. Yani resmin karşısında biraz oturup resmi daha rahat incelemek gibi bir seçeneğiniz yok.



Musuem quarter. Uzaktan görünen Rijksmuseum


Bu ikisinin dışında Amsterdam’da gerçekten çok fazla müze bulunuyor. Sex müzesinden, çanta ve eldiven müzesine, işkence müzesinden, Lale müzesine kadar ilgi alanınıza hitap edecek bir çok müze bulabilirsiniz. Bizim gezdiğimiz diğer bir müze ise, bir modern sanat müzesi olan Stedelijk Museum’du. Bu müze musuem quarterda bulunan eski ve güzel binası bakımda olduğu için central station yakınlarında geçici bir binaya taşınmıştı. Uzun uğraşlar ve aramalardan sonra müzeyi bulup kişi başı 10 euro’da giriş ücreti ödememize rağmen müzeyi gezip çıkmamız ve modern sanat denilen kavramın bize pek uygun olmadığını anlamamız yaklaşık 20 dakika kadar sürdü.

Müzeler bölgesinin yakınlarında bulunan ve bence Amsterdam’da mutlaka gezilmesi gereken yerlerden birisi de Vondelpark. Bu kocaman park özellikle doğayı ve yeşili seven insanları oldukça cezbedecektir. Her ne kadar şehrin geneline hakim de olsa özellikle Vondelpark’a bir tatil ortamı havası hakim. İnsanlar işten çıktıktan sonra çocuklarını ya da köpeklerini gezdirmek için, spor yapmak için, kitap okumak için ya da sadece çimenlerin üzerine yatıp etraftaki insanları ve hayvanları seyretmek için buraya geliyorlar. Bu parkın içerisinde bildiğimiz yeşilli kırmızılı renkli papağanların serbestçe dolaştıklarını da belirtmeliyim.

Bence Amsterdam’ı gezmenin en keyifli kısmı kendinizi ayaklarınızın isteğine bırakmak ve kanallar tarafından kesilen, sağlı sollu çok güzel evlerin bulunduğu Amsterdam sokaklarında kaybolarak dolaşmak. Yorulduğunuzda kanal boyundaki cafe’lerden birisine oturup biranızı yudumlayıp enerji toplamak ve binalara alık alık bakarak yine sokakların arasına dalmak. Biz bu şekilde gezdiğimiz bir gün, dar bir sokaktaki dar bir geçitten geçerek kendimizi Begijnhof denilen bir cennette bulduk. Burayı gezdiğimizde burada Amsterdam’daki en eski (1420) ve önü ahşap kaplamalı 2 evden birisi olan, Het Houten Huis denilen evin bulunduğunu , buranın zamanında Begijntjes denilen rahibe kadınların kalması için yapılmış diğer bölgelerden izole bir alan olduğunu ve şu anda da halen burda yalnız yaşayan kadınların ikamet ettiğini ve hatta ziyaretçilerden rahatsız oldukları için bu bölgeyi yabancı ziyaretçilere kapatmak istedikleri ile ilgili herhangi bir malumatımız yoktu.

Daha önce de söylediğim gibi bence Amsterdam’daki en muhteşem şey Amsterdam’ın kendisiydi. Yolları, parkları, bahçeleri, kanalları ve özellikle de o güzelim evleri. Ülkemizdeki çirkin yapılaşmayı, hiçbir şekilde birbirine benzemeyen evleri ve apartmanları, yürümenin bile mümkün olmadığı yolları düşününce orası bir rüya ülkesi gibi kalıyor. İnsanın yaşadığı binanın üzerinde 1600 küsür yılına ait bir tarih bulunması nasıl bir histir düşünemiyorum. Amsterdam evleri genelde 3 veya 4 kattan oluşuyor. Kat sayısı yükseldikçe pencerelerin büyüklükleri azalıyor. En alt katlarda neredeyse bir insan boyunda olunda camlar üst katlarda bodrum kat penceresi boyutlarına yaklaşıyor. Zamanında insanların ne kadar aristokrat veya ne kadar varlıklı oldukları oturdukları evin pencerelerinden anlaşılabiliyormuş. En alt katlarda zengin aileler yaşarken üst katlarda daha orta halli aileler veya bu zengin ailelerin hizmetkarları yaşarlarmış. Amsterdam’da ev yapılacak toprak az olduğu için evler birbirine bitişik bir şekilde ve oldukça dar yapılmış. Aynı şekilde merdivenler için fazla yer harcamak istemediklerinden evlerin çoğunun merdivenleri ancak normal kiloda bir insanın geçebileceği genişlikte yapılmış. Bu nedenle evlere eşyaları merdivenlerden çıkarmak pek mümkün olmuyormuş. Bu sorun da evlerin en üstlerine bir çengel takarak ve eşyaları bu çengeller aracılığıyla kurulan makara sistemleriyle yukarı çekip camlardan içeri alarak çözülmüş. Bu çengellerle eşyalar taşınırken eşyaların alt katlardaki evlerin camlarını kırmamasını sağlamak için de evlerin çoğu öne doğru eğimli bir şekilde yapılmış. Zaten Amsterdam’da öne veya yana eğilmiş sanki yıkılacak gibi duran çok fazla ev görmek mümkün ama bu evlerin bu kadar sene korunmuş olması ve hala içlerinde yaşayan insanlar olması da takdire şayan.

Evlerin üstlerindeki çengeller...



Evler

Amsterdam’da gece konaklamadığımız için Amsterdam’ın gece hayatı ile ilgili çok fazla şey söyleyemiyorum fakat gitmeden önce okuduğum rehber kitaplarda oldukça hareketli bir gece hayatı olduğu ve güzel canlı müzik yapılan mekanlar bulunduğunu okumuştum.

Çok fazla ilgi alanımıza girmediği için Hollanda’da uyuşturucunun serbest olması ve bu tip ürünlerin satıldığı kafelerle ilgili de pek bir şey anlatamıyorum. Son söz olarak Amsterdam’ın gerçekten gezilmeye değer bir şehir olduğunu söyleyebilirim.

22 Ağustos 2007 Çarşamba

HOLLANDA GENEL

Üstünden 1 ay geçmesine rağmen Hollanda gezimizle ilgili herhangi bir yazı yazmamış olmam benim pek de iyi bir blogçu olamayacağımı gösterir sanıyorum. Ama bazı şeyler için hiçbir zaman geç sayılmaz değil mi ?

Hollanda’yı 5 kısımda anlatmaya karar verdim. O yüzden bu bölümde Hollanda’nın tümünde görebileceğimiz, ülke için genelgeçer diyebileceğimiz şeyleri anlatayım.

Hollanda tamamı deniz seviyesinin altında, nerdeyse tüm şehirleri kanallarla bölünmüş bir ülke. Yazları sıcaklık 20-21 derece civarında. Kışın da sıfır derecenin altına çok nadiren düşüyormuş. Yani benim gibi sıcağı sevmeyen insanlar için ideal olduğunu söyleyebiliriz J Biz gittiğimizde temmuz ayının ortası olmasına rağmen genelde sabahtan öğlene kadar hava yağmurlu ve kapalı oluyordu akşam üzeri ise güneşli. Sanırım bu dengesizlik yüzünden yollarda mont ve bot giymiş insanları da şort ve parmak arası terlik giymiş insanları da görebiliyorsunuz. Yani “ben bi camdan bakayım insanlar neler giymiş dışarda hava nasılmış“ diye bir tahmin yapmanız pek mümkün değil. Ülkeyi sonradan deniz kumu ile doldurarak yaptıkları için ve gerçekten kullanılabilir, tarım yapılabilir toprak çok az olduğu için toprak orda en kıymetli şeylerden bir tanesi. Örneğin Tükiye’de bir apartman dairesi aldığınızda o daireyle birlikte apartmanın yerleştiği arsa üzerinde de pay sahibi olursunuz. Hollanda’da ise bir apartman dairesi aldığınızda sadece bir apartman dairesi almış oluyorsunuz. Devlet bahçe yapmak isteyen, bahçesine bişeyler ekmek isteyen insanlara çöp kutusu gibi bir alet vermiş. Bu alete önce biraz normal toprak koyuyorsunuz daha sonra bu kutuyu evdeki organik çöplerle dolduruyorsunuz. Bir zaman sonra bu organik çöpler toprak oluyor. Bu toprağı da alıp bahçenizde kullanabiliyorsunuz. Ülke bol bol yağış aldığı için her yer ya yeşillik ve çimen ya da asfaltla kaplanmış durumda. Bu yüzden ayağımız toz toprak görmeden geldik diyebiliriz. Yalnız yüzölçümü olarak bu kadar küçük bir ülke olmasına rağmen her yeri park bahçe vs. ile doldurmuş olmalarına evleri dip dibe yapmamış olmalarına hayran kaldık. Bizde o kadar çok arsa vs. varken mahalle aralarında bir tane park bulmak bile mümkün olmuyor. Ev yapılırken de insanlara alan sağlamak yerine buraya fazladan bir blok daha nasıl sığdırırız diye düşünüyorlar.




Sanırım ülke deniz seviyesinin altında olduğu ve sonradan doldurularak yapıldığı için Hollanda’da tek bir dağ,tepe hatta yokuş bile yok.Özellike Amsterdam uçaktan bakınca suyun içine batırılmış bir sünger gibi duruyor. Her yer kanallarla dolu ve dümdüz. Bir ucundan baktığınızda şehrin diğer ucunu bile görebilirsiniz. Bu yüzden ülkede çok yoğun bir bisiklet kullanımı var. (O kadar yoğun ki aşağıdaki resimde de görebileceğiniz gibi 3 katlı bisiklet otoparkı bile var.) Gerçi neden italyanlar gibi işin kolayına kaçıp motosiklet değil de bisiklet kullanmaya karar vermişler diye uzunca bi süre düşündüm. Sonradan farkettim ki birincisi Hollandalılar akdeniz insanları gibi tembel değiller, ikincisi sağlıklı yaşam konusuna çok önem veriyorlar ve doğal yaşamayı çok seviyorlar. Üçüncüsü ülkede bisikletler için her türlü ayrıntı düşünülmüş(özel yollar, özel trafik ışıkları, bisikletle seyahet edilebilen otobüs ve trenler, çocuk koltukları, bisiklet yağmurlukları vs..) ve hatta trafikte bazen yayalardan bile daha çok önceliğe sahipler.



Ülkede ayrıca çok düzgün bir sosyal yaşam ortamı sağlanmış. Her şey çok kesin kurallara bağlı ve insanlar bu kurallara uydukça devlet de insanların her türlü sosyal güvenliğini düşünmüş durumda. Hele trafik müthiş! İnsan 10 gün boyunca bir ülkede kalır ve tek bir korna sesi bile duymadan gelir mi? Hollanda yollarında da trafik yoğun olmasına rağmen kimse trafikte sinir stres sahibi olmadan ilerliyor. Kimse emniyet şeridine girmiyor, kimse kırmızı ışıkta geçmiyor, kimse hız sınırını aşmıyor, (sınır 50km ise hele bir 51 km hızla gidin hemen fotoğrafınızı çekip bi güzel evinize postalıyolar) kimse tali yoldan önünüze atlamıyor, kimse önündeki araç durunca frene basıp durmak yerine sizin şeridinize geçmeye kalkmıyor, kimse en sol şeritten 60’la ya da en sağ şeritten 120’yle gitmiyor, kimse kaldırımlara ya da yolun ortasına park etmiyor yani kısaca İstanbul trafiği için normal bildiğiniz hiçbir şey orda gerçekleşmiyor. Oradaki trafik konusunu daha yazsam 8-10 paragraf yazabilirim. O kadar hayran kaldım ki, ordaki trafiği görünce İstanbul’dan neden nefret ettiğimi bir kez daha anladım.

Ayrıca ülkedeki bir diğer konuda sosyal imkanlar konusu. Gerçi hepimizin bildiği gibi Avrupada kuzeye gidildikçe bu sosyal imkanlar olayı giderek artıyor. Hollanda’da da işsizlik, sigortası, çocuk yardımı vs. gibi her türlü sosyal imkan mevcut. Hatta Türkler oraya gitmeden önce Hollanda’nın bir sosyal haklar cenneti olduğunu söylüyorlar. Örneğin eskiden Hollanda’da boşanan çiftlerin her ikisine de bir yıl boyunca para yardımı yaparlarmış, her ikisi de kendilerine yeni bir hayat kursun diye, fakat Türkler oraya gittikten sonra tüm Türk çiftler birer birer boşanmaya başlayınca (birlikte yaşamaya devam ediyorlar tabiki) bu uygulamayı kaldırmışlar. Ordaki Türkler konusunda yazılabilecek şeyler de var tabiki ama bunu başka bir yazı konusu yapabiliriz.

Kısaca özetlemek gerekirse ülkede gezdikçe şöyle bir çıkarım yaptım, Deniz seviyesinin altında ve dümdüz bir ülke à böyle bi ülke olunca çok yağmur à çok yağmur yağınca çok yeşillik à çok yeşillik olunca bu yeşilliklerde yorulmadan otlayan ve bol bol beslenen inek ve koyunlar à bu inek ve koyunlardan elde edilen süt ve et à bu şekilde beslenen, bol oksijenli bir ortamda bisiklete binip, spor yaparak yaşayan, her türlü sosyal hakka sahip, trafik vs. stresi yaşamayan mutlu insan.

Hollandalıların kuzey avrupa’daki en mutlu halk olmasının ve dünyadaki ırklar içerisinde en uzun boy ortalamasına sahip olmalarının (Ortalama 1.82) nedenini tüm bu yukarıda saydıklarım açıklamıştır sanıyorum.

7 Ağustos 2007 Salı

Dün sabah uyanıp aynaya bi baktım bi de ne göreyim kıpkırmızı bir sağ göz. Ben herhalde mikrop kaptırdım diye düşünüyordum ama gittiğim doktor lenslerden olduğunu söyledi. "Lenslerle mi uyudun" diye sordu. Halbuki 7-8 yıldır lens kullanan bi insan olarak bir kere bile lenslerle uyumuş değilim. Yaklaşık bir ay önce gittiğim doktor Baush& Lomb'un yeni lensleri pure vision'lardan kullanmamı önermiş ve denemek için 1 çift vermişti. Daha önce kullandıklarımız hidrojel lenslermiş bunlar silikon lenslermiş ve diğerlerinden 6 kat daha fazla oksijen geçiriyorlarmış. Ama ben bu yeni lensleri bir türlü sevememiştim, oldukça kalın ve sert gelmişlerdi bana. en ufak bir müdahalede çıkacak gibi duruyorlardı ve sanki gözüme daha çok yapışıyorlardı. Ama o doktor ısrarla bunları kullanmamı söylemişti. Eee tamam biz hastalar olarak doktorların sözünü dinliyoruz ama doktorlar da biraz hastaların söylediklerine kulak verseler güzel olur bence. Neyse dün gittiğim doktor "onlar iyi lenslerdir ama lens konusu çok hassas bir konu eğer bir markadan memnunsan değiştirmemek lazım" dedi. Şimdi 10 gün lens takamıycam :( sonrasında da tekrar kontrol edip ona göre takıp takamayacağıma karar verecek.

2 Ağustos 2007 Perşembe

NEWNESS

Beyni canlı tutmanın yollarından birisi de sürekli yeni şeyler yapmakmış, yeni bir dil öğrenmek, yeni bir hobi edinmek veya en basitinden işe yeni ve farklı bir yoldan gitmek gibi. Biz de bu konudan yola çıkarak tenis öğrenmeye başladık. Bugün 4. dersimizi alacağız. Oldukça keyifli ve tahmin ettiğimden daha yorucu bir spormuş. Hoca yetenekli olduğumuzu ve hızlı bacaklarımız olduğunu söyledi. inşallah en kısa zamanda ilerleyip maç yapabilecek kıvama geliriz.

11 Temmuz 2007 Çarşamba

TATİLE ÇIKMAK

Biz plaza insanları yılın 50 haftası boyunca yapacağımız 2 haftalık tatilin hayaliyle yaşarız. Genelde de tatile çıkmadan önceki bir hafta o yılımızın en yoğun haftalarından birisi olur. Gitmeden bunu da bitiriver, gitmeden şunu da yapıver, sen yokken işleri yürütebilmemiz için bize doküman bırakıver vs. şeklinde istekler bir türlü bitmek bilmez. Normalde 1 ay sallasanız hiçkimsenin arayıp sormayacağı bir iş siz tatile çıkarken birden kıymete biner ve 1 hafta bile bekleyemeyecek önemli bir iş haline gelir. Yani tatile çıkanı hayatından bezdirmek bu işin bir numaralı kuralıdır. Tatile çıkanı hayatından bezdirmelisin ki tatilin kıymetini bilsin. Bu arada yapılan bir çok araştırma insanların gerçekten dinlenebilmesi ve bir sonraki yıla yenilenmiş bir şekilde başlayabilmesi için çalışanların en az 3 hafta aralıksız tatil yapması gerektiğini ortaya çıkarmıştır. Bunlardan ilk haftada çalışan ancak iş ortamından uzaklaşabilmekte ve işle ilgili konuları kafasından uzaklaştırabilmekte. 2. hafta fiziksel olarak dinlenmekte. 3. hafta ise kendisini ruhen ve bedenen yeni bir yıla hazırlayabilmekteymiş. Bizdeyse 2 hafta arka arkaya izin kullanmak bile hayal edilemez bir şey haline geldi. E durum böyle olunca da insanlar 1 hafta içerisinde hem dinlenmeye, hem eğlenmeye, hem gezmeye ve yeni yerler görmeye, hem ailelerine zaman ayırmaya çalışıyorlar. Sonuçta da öncekinden daha yorgun bir şekilde işe başlıyorlar. Nasıl oluyorsa şirketler de bu çalışanlardan verim bekliyorlar. Halbuki tatil yavaş olmaktır. hiç bir şey için acele etmemek, saat takmamak, canının istediği şeyi istediği zamanda yapmak, bazen saatlerce aynı yere bakarak oturmaktır.

Neyse ben de gezip keşfetmek amaçlı bir tatile çıkıyorum. Bakalım dönüşte aynı insan olacak mıyım?