10 Eylül 2009 Perşembe

BÜYÜCÜ

John Fowles’un Büyücüsü’ne tatile çıkmadan 1 hafta önce başlamış ve ilk 100 sayfasını okumuştum ve hem aynı anda birden fazla kitabı okumayı pek sevmediğim için hem de dilini rahat bulduğum için tatilde de bu kitaba devam etmeye karar verdim ama o zaman henüz bu kitabı okumanın bu kadar çileli olacağını bilmiyordum. Kitap tatilde bulduğum her fırsatta elimdeydi. Deniz kıyısında güneşlenirken, akşam balkonda güneşin batışını izlerken, gece yatmadan önce yatakta… Kitapla o kadar çok boğuştum ki kendimi sanki aylardır bu kitabı okuyormuş gibi hissettim. Her ne kadar Kaş’tan görünen Meis adasının manzarası ve yaz sıcakları kitabı okumak için çok doğru bir atmosfer yaratmış olsa da kitabın tatilde şezlongta uzanırken okunacak bir kitap olduğunu söylemek çok zor. Hem 600 küsür sayfalık kalınlığıyla hem de kitaptaki olayların insanın üzerinde yarattığı etkisiyle okuyucuya oldukça zorlu bir okuma maratonu sunuyor. Ben resmen kitapla boğuştuğumu söyleyebilirim. Kitabın dili rahatlığıyla kolaylık sağlıyorsa da, olay örgüsü maalesef insanın kafasının fazlasıyla karıştırıyor. Tam kendinizi düzlüğü çıkmış ve bazı şeyleri anladığınızı hissettiğini noktada sizi yine ters köşeye yatırarak o ana kadar yaptığınız tüm ezberi bozuyor. Kitabı Shakespeare’in Fırtına’sını okuduktan sonra okumak daha iyi bir fikir olabilir. Ben Fırtına’yı daha önce okumadığım için, bazı yerleri bağlayamadığımı düşündüm ya da belki kitap gerçekten de yazarının düşündüğü gibi tam olarak tamamlanamamıştır…
John Fowles bu kitabı 1950’de yazmaya başlamış ve ancak 15 yıl sonra yayınlayabilmiş. Bu arada çok kereler kitaba geri dönmüş bazı yerlerini değiştirmiş, bazı ekleme ve çıkarmalar yapmış. Bu eklemeler ve çıkarmaların ve 15 yıla yayılmış yazım sürecinin kitabın içinde hissedildiğini söyleyebilirim. Kitap gerçekten okuyucuyu sahip olduğumuz yargılar, hayat hakkında bildiğimizi sandıklarımız ve elde ettiğimizi düşündüğümüz özgürlüğümüz konusunda çokça düşünmeye sevkediyor. Kitabın en az kitaptaki karakter Nicholas Urfe için olduğu kadar okuyucu için de ciddi bir psikolojik deneyim olduğunu söyleyebiliriz.

9 Nisan 2009 Perşembe

BİR GÜN TEK BAŞINA

Bana ne tarz kitap seversin diye sorduklarında “Tuğla kitap” diye cevap verebilirim. Her ne kadar böyle bir kitap tarzı olmasa da kalın kitaplarda karakterlerin daha iyi ve derinlikli olarak işlendiğine dair bir pozitif önyargım var sanırım.

Bu kitap, her ne kadar 744 sayfalık görüntüsüyle göz korkutsa da bir çırpıda okunup bitiriliyor. Virginia Woolf’un bilinç akışı yöntemine benzer bir yöntem ile yazılmış. Aslında tam olarak bilinç akışı değil de düşünce akışı diyebiliriz sanıyorum. Karakterleri kendi kafalarının içinden geçen düşüncülerini dinleyerek tanıyoruz. Böylece üçüncü bir kişi tarafından anlatılacak ağdalı cümleler yerine normal insanların kafalarından geçen basitlikte bir anlatım dili oluşturulmuş oluyor.
Ayrıca yazar (Bkz: Vedat Türkali) bu yöntemi ilginç bir şekilde kullanmış. Düşünceler kitaptaki karakterler arasında değişiyor. Bu değişim bölüm bazında yapılsa da bazı yerlerde çok güzel bir şekilde karakterlerin karşılaşmaları kullanılarak da yapılmış. Örneğin bir bölümde Kenan’ın kafasındaki düşünceleri okurken Kenan, Günsel’le buluşmak üzere kütüphaneye gidiyor ve bu noktadan sonra anlatım Günsel’in kafasındaki düşüncelere geçiyor.

Yazar özellikle mi yaptı bilemiyorum ama ben kitaptaki karakterlerin hepsine gıcık oldum. Hiçbirisini kendime yakın ya da benzer hissedemedim. En başta ana karakter Kenan olmak üzere hepsinin dayaklık insanlar olduğunu düşünüyorum ama bu durum karakterlerin kötü yaratılmış olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine karakterler gerçek birer insan gibi yaratılmış hepsinin iyi ve takdir edilesi yönleri olduğu gibi defolu yönleri de var.

*****spoiler olabilir****

Kenan karakterinden üniversite bitirmiş okumuş bir insan olmasına rağmen hayatta ne istediğini bilmeyen, maço ve kaypak bir karakter olduğu için nefret ettim. Hayatındaki kadınlara o şekilde davrandığı için ,çocuğuyla arasında bir bağ kuramadığı için, en yakın arkadaşı hakkında o düşüncelere sahip olduğu veya hakkında o şekilde düşündüğü bir insanla arkadaşlık etmeye devam ettiği en çok da en sevdiği kadına bile el kaldırabildiği için kendisini bulduğum yerde paralayacak kadar sinirlendiğim zamanlar oldu.
Günsel karakterinin çok şey biliyomuş gibi görünüp de aslında hiçbir şey bilmeyen haline, öyle bir adamı sevebilmesine, sevdiği adamı tek bir sözle bir çırpı da silebilmesine , tam olarak ne için savaş verdiğini bilmemesine sinir oldum.
Hele Nermin karakterinin gurursuzluğuna, kadınlığını her istediğini elde edebileceğini düşünerek kullanmasına bir de üstüne kendisini sevmeyen ve bunu açıkça belli eden bir adamdan 2. çocuğu yapmaya kalkışmasına deli oldum.


*********************


Not: Kitabın benim okuduğum baskısında 13. bölüm yoktu. 12’den 14’e atlıyordu. Acaba benim elimdeki baskıda mı bir hata var yoksa yazarın 13 sayısının uğursuzluğuyla ilgili bir batıl inancı mı var bilemiyorum.

30 Mart 2009 Pazartesi

EFRASİYABIN HİKAYELERİ

Bu kitabı Puslu Kıtalar Atlası ya da Kitab-ül Hiyel kadar sevemedim. İçinde bir sürü metafor ve referans olduğunu anladım ama bunların tam olarak ne olduğunu çıkaramadım. Dil her zamanki gibi müthişti. Özellikle “güneşli günler” ve “gökten gelen çocuk” hikayelerini çok sevdim. En kısa zamanda Suskunlar’ı okumak istiyorum ama bu aralar çok fazla Türk edebiyatı okudum biraz ara vermeliyim sanırım…

25 Mart 2009 Çarşamba

ELİF ŞAFAK’IN AŞK ROMANI ÜZERİNE

İlk olarak Elif Şafak’ın Bit Palas romanını okumuş ve çok sevmiştim. Apartmandaki karakterlerin hepsi incelikle işlenmişti. Şafak’ın kelimeleri kullanış şekli, kurgusu insanı romanın içine çekiyordu. Okuduğum Elif Şafak kitapları içerisinde – diğerleri Baba ve Piç ile Mahrem - en sevdiğim olmasına rağmen nedense Bit Palas’ın diğer kitapların ve tartışmaların gölgesinde kalan bir kitap olduğunu düşünmüşümdür hep. Neyse zaten şu anda konumuz Bit Palas değil. Dün akşam Aşk’ın kapağını kapattığımda beynimin kıvrımlarında güzel bir kitap okumuş olmanın zevki dolaşıyordu.

Önce eleştirileri dile getirelim güzel kısımlarını sonra anlatırız. Kitapçıya kitabı almaya gittiğimde “çok satanlar” raflarına Bit Palas’taki gibi, Araf’taki gibi ya da Baba ve Piç’teki gibi bir kapak görmeyi bekleyerek bakınıyordum. Doğrusu sol tarafımda duran o cırtlak pembeye bakmak hiç aklımın ucundan bile geçmedi. Yani kısacası kitabın kapağını hiç sevmedim. Adı aşk olan herşeyi kırmızıya ya da pembeye boyamakta üstümüze yok sanırım. Kitabı okuyanlar farkedeceklerdir ki bu kitabın rengi kesinlikle pembe değildir. Gri olabilir, sarının tonları olabilir ama en çok ve illaki de mor olur bana göre. Ayrıca sanırım kitabın ilk baskı olmasından kaynaklanan bir takım dizgi hataları da mevcuttu. Kitaba iyice konsantre olmuşken yanlış yazılmış bir kelime görmek yada bazı kelimelerin arka arkaya yazılması gibi hatalar okuyucuyu oldukça rahatsız ediyor. Sanırım benim gibi çoğu Elif Şafak okuyucusu da onun kelimelerine, onları kullanış şekline hayrandır. Fakat bu kitapta kelimelerden o beklediğim tadı tam olarak alamadığımı söylemeliyim. Bunun sebebi kitabın ingilizce yazılmış olup sonradan türkçeye çevrilmiş olması mı yoksa yazarın okuyucunun kelimelere takılmak yerine anlatılana odaklanmasını istemesi midir bilemedim.

Kitabın güzel kısımlarına gelirsek.Roman içinde roman kurgusu oldukça başarılı bir şekilde verilmiş. Okuyucu olarak 1244 yılından 2008 yılına kolay bir şekilde geçebiliyoruz. Kitaptaki Ella karakterinin oldukça başarılı bir şekilde yaratıldığını düşünüyorum. Kadın erkek farketmeksizin okuyan herkes bu karakterde kendisinden bir parça bulabilir. Benzer günlük sıkıntılar, benzer hayat rutini, benzer heyecanlar/heyecansızlıklar. Her ne kadar 2008 yılında geçen öykü 1244’tekini anlatmak için bir ortam hazırlamak üzere kitaba dahil edilmiş gibi görünse de doğrusu kitabın başlarında beni çeken şey oldu ama kitapta ilerledikçe Ella ve Aziz’in hikayesini ikinci plana atıp Mevlana ve Şems’in hikayesiyle daha çok ilgilendim. O yıllardaki ortamı ve Mevlana ile Şems’in kişiliklerini yan karakterlerdeki sıradan insanların ağzından okumak güzel bir fikir. Böylece yazar bize Şems’i kendi bakış açısından tek bir şekilde tanıtmak yerine karakteri birden fazla açıdan görmemizi sağlamış. Kitapla ilgili en sevdiğim yön, okuyucuyu hem dünyevi hem de ilahi aşkla ilgili düşünmeye teşvik etmesi oldu.

Kitapla ilgili merak ettiğim bazı noktalar da var. Bunlar da araştırmak için bana ödev olsun. Kitapta tüm bölümler B harfi ile başlıyor. Acaba ingilizcesinde de durum böyle midir? Acaba Şems’in fiziksel özellikleri gerçek hayatta da kitapta tasvir edildiği gibi midir?

Ayrıca belirtmeden geçemeyeceğim bir durum var. Elif Şafak televizyonda izlediğim bir röportajında “kitapları diğer insanların söyledikleri üzerinden edindiğimiz bir önyargı ile değil, kendimiz o kitaba bir şans tanıyıp okuduktan sonra değerlendirmeliyiz” demişti ki bu, benim gibi okumadığı bir kitap ya da izlemediği bir film hakkında kendisi okuyana/izleyene kadar kesinlikle yorum yapmayan bir insan için çok mantıklı bir açıklamadır. Ayrıca kesinlikle “yazar dediğin reklam yapmaz, röportaj vermez, gazeteye televizyona çıkmaz, gizemli olur ortalarda görünmez” diye düşünen insanlardan değilimdir fakat yukarıda bahsettiğim sözlerine rağmen Elif Şafak hanımın sürekli bir yerlerde röportaj verip kitabımda Ella diye amerikalı bir kadın var. Tasavvuf var, Mevlana’yla Şems var, şu var, bu var diye yorum yapmasını da yavaş yavaş rahatsız edici bulmaya başladığımı belirtmeliyim.

11 Kasım 2008 Salı

ÇANAKKALE-GELİBOLU

Kasım'ın 1-2 si haftasonu uzun zamandır planladığımız ama bir türlü fırsat olup da gerçekleştiremediğimiz Çanakkale gezisini pastırma sıcaklarından da faydalanarak nihayet gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Ben Çanakkale’yi 95 yılında görmüş ve çok etkilenmiştim. Ben çocukken gördüğüm ve şu anda kafamda hayal meyal kalan yerleri yeniden görmek istiyordum ama en çok bu güzel yerleri daha önce görmemiş olan Berk’in görmesini istiyordum. Cuma gününden biriken yorgunluk nedeniyle ve biraz da ağır kanlılığımız yüzünden Cumartesi günü ancak 9’a doğru evden çıkabildik. Eceabat’a vardığımızda saat 2’ye geliyordu ve havanın kararmasına 3 saat kalmıştı. Bu nedenle Çanakkale’ye daha yakın olan kilitbahir kısmını pas geçerek rotamızı Şehitler Abidesinin bulunduğu, Gelibolu’nun en güney ucundaki Seddülbahir bölgesine çevirdik.

Daha önce gördüğümde beni çok etkilemiş olan bu anıt nedense bu sefer çok fazla etkilemedi. Sanırım bunun 2 nedeni var. Birincisi abidenin alt kısmında yer alan müzenin bakımda olması ve bizim müzeyi gezemememiz, ikincisi ise daha önceden yer alan beyaz mermer’den yapılmış küçük mezar taşları yerine. Daha çok yer kaplayan mezar formatlı şeyler yapılmış olması ve askerlerin isimlerinin bu mezarların baş ucunda bulunan cam bölmelere sırayla yazılmış olmaları. Bu cam bölmelerde hem askerlerin isimleri daha küçük yazılmış hem de bu bölme cam olduğu için yazıların arka taraftaki yazılarla karışıyor ve düzgün okunamıyor.
Abide’den sonra hemen yakındaki fransız mezarlığı ziyaret ederek Yahya Çavuş şehitliğinin ve Ertuğrul Tabya’sının bulunduğu Ertuğrul koyuna doğru devam ettik. Gezimiz boyunca gördüğüm en etkileyici şeyi de burada gördüm. Geçtiğimiz senelerde Ertuğrul Tabyası’nın bakımı sırasında yapılan kazılar sırasında burada bulunan bir ingiliz botu ve botun içerisinde kalmış bir ayak ve bacak kemiğinin bir kısmı. Botun açılmış olan uç kısmından içindeki ayağın bota göre çok küçük olduğu görülebiliyordu. Yani muhtemelen botun içindeki ayak botun sahibinin değil. Gezimiz sırasında görüğümüz çeşitli kaşık çatallar, mermiler, kolyeler, yüzükler, silahlar vs. içerisinde bu bot en çok etkilendiğim şeydi. Seddülbahir köyünün ve kalenin yıkıntılarını da gördükten sonra. Havanın kararması ve otelimizin rezervasyonunun saat 19’a kadar olması sebebiyle geri dönüşe geçip. Kilitbahir’den kalkan feribotlarla Çanakkale’ye geçtik. Otelimiz Eceabat feribotlarının kalktığı iskelenin hemen yanında bulunan Anafartalar oteldi. Otelimiz her ne kadar eski bir otel de olsa yeri çok güzel – hemen sahilde ve çarşıya çok yakın- ve odalarının temizliği de fena değildi. Eşyalarımızı bırakıp biraz dinlendikten sonra karnımızdan gelen gurultuları bastırmak üzere daha önceden belirlediğimiz Yalova Restoran’a gittik. Bu restoranla ilgili hem Mehmet Yaşin’in hem Artun Ünsal’ın kitaplarında güzel sözler okumuş ayrıca daha önce Çanakkale’ye giden arkadaşlarımızdan da güzel olduğunu duymuştuk. Yalova restoran gerçekten övgüleri hakkeden bir yerdi. Yediğim en güzel lüfer’i orda yedim. Ayrıca yanında istediğimiz kalamar, fava ve salata da oldukça lezzeliydi.

Bir önceki gün gezemediğimiz yerleri gezebilmek için Pazar günü sabah 7 gibi kalktık. Fakat sis sürpriziyle karşılaştık. Gelibolu tarafını geçtim, hemen otelimizin önündeki feribotlar bile sisler arasından ancak görünüyordu. Bu durumda tekrar gelibolu’ya geçmemiz mümkün görünmüyordu. Bu durumda biz de hava açılana kadar Çanakkale’nin içindeki yerleri gezmeye karar verdik. Hemen sahile yakın yerdeki tarihi saat kulesini ve şarkıda bahsedilen meşhur aynalı çarşı’yı gezdik. Aynalı çarşı deyince İstanbul’daki kapalı çarşı gibi bir yer düşünmemek lazım tabi. Oldukça küçük 2 sıra karşılıklı dükkanlardan oluşmuş bir çarşıydı bu. Daha sonra Nusret mayın gemisinin birebir maketini ve Çimenlik kalesini gezdik. Çimenlik kalesi Fatih Sultan Mehmet tarafından boğazı korumak için yaptırılmış 2 kaleden biri. Hatta o zamana kadar bu civarda pek fazla yerleşim yeri yokmuş. Sadece kalenin şu anda bulunduğu bölgenin etrafında çanakçılar varmış. Kale yapıldıktan sonra burda yerleşim artmış ve bu yöreye Çanakkale denmiş. Nusret ve çimenlik kalesi askeri bölgede olduğu için bakımı ve düzeni askerler tarafından sağlanıyor ve tahmin edilebileceği gibi oldukça iyi bakılmış durumda. Her ne kadar içerideki gezi düzeni de askeri bir düzen olsa da buradan keyifle ayrıldık. Nihayet öğlene doğru 11 gibi havanın açmasıyla karşı tarafa geçebildik. Bu taraftaki ilk durağımız Osmanlılar zamanından kalma bir kale olan Kilitbahir kalesiydi. Bu kale benim Türkiye’de en çok sevdiğim eserlerden bir tanesi. Hem Çanakkale boğazındaki konumu hem de eski kilitleri andıran kuşbaşı görüntüsü gerçekten ismine yakışır şekilde. Maalesef içerisi biraz bakımsız durumda. Kaleyi gezdikten sonra hemen kalenen karşısında yer alan Namazgah Tabyasını da gezerek yolumuzu anzak koyu tarafına çevirdik. Anzak koyunda hemen denizin kenarında yer alan Yeni Zellanda’lılara air anıt ve mezarlık gezi boyunca en çok etkilendiğim yerlerden bir diğeriydi. Issızlık, gökyüzünün gri mavi rengi, denizin sesi, 2 heybetli ağaç ve mezarlardan oluşan ortam kendimizi dünya dışı bir yerde ya da dünyada bir tek biz kalmışız gibi hissetmemize neden oldu. Anzak koyundan sonra Conk Bayırı’nı, Atatürk’ün saatinin parçalandığı yer olan Kabatepe’yi ve tabiki 57. Alay şehitliğini gezdik. Zaten bu civarda adım başı bir şehitlik, adım başı siperler vs. var. Sürekli durarak gezmek zorundayız. Kabatepe’deki siperleri gezdikten sonra tepenin başında durup aşağıdaki inişli çıkışlı tepelere bakarak, kulaklarımızda rüzgarın sesi ile o günleri hayal etmeye çalıştık. Bu civarda en etkileyici anıtlardan bir tanesi de 1994 yılında Gelibolu’da çıkan orman yangınını söndürme çalışmaları sırasında hayatını kaybeden o Talat Göktepe için dikilen heykeldi. Karşıdan gelen alevlere karşı ağaçları arkasına almış ve gövdesini ağaçlara siper etmiş bu heykel gerçekten görülmeye değer. Yavaş yavaş havanın kararmaya başlaması ve bizim İstanbul’a dönmek zorunda oluşumuz sebebiyle Eceabat’a doğru yola koyulduk.

Yolda acaba Edirne’ye uğrayıp ciğer mi yesek yoksa Tekirdağ’a uğrayıp Tekirdağ köftesi mi yesek diye düşünürken aklımıza Mehmet Yaşin’in kitabında tavsiye etmiş olduğu Keşan yakınlarındaki Kavaklık Restoran geldi. Keşan’a 8-10 km kalınca yolun karşı tarafına geçerek bu restorana uğradık ve gezimiz boyunca verdiğimiz doğru kararlardan birisini daha vermiş olduk. Uzun zamandır gerçekten bu kadar lezzetli bir yemek yediğimi hatırlamıyorum. Yolu oraya düşen herkese satır et denilen şeyi ve oranın yoğurdunu tatmasını tavsiye ederim. Dönüşte midemiz için bir güzellik daha yaparak Tekirdağ’a uğrayıp çakır ustanın peynir helvasından da yedik. Tek başına biraz ağır gelebilir ama üzerine sade dondurma ile oldukça lezzetli bir tat olduğunu söyleyebilirim.

Bu güzel gezinin en kötü kısmı tabiki son 1.5 saatini geçirdiğimiz İstanbul trafiği kısmıydı ama bunu da bir şekilde görmezden gelerek gezimizi tamamladık. Arabamızın 40bininci kilometresini doldurmak da Gelibolu’ya kısmetmiş.

24 Nisan 2008 Perşembe

Aytepe

23 nisan’ın tatil olmasından faydalanarak yakın yerler konulu gezilerimizden birini daha gerçekleştirip İzmit civarındaki Aytepe ve Menekşe yaylasına doğru yola çıktık.

Aytepe’ye gitmek için TEM’e giriyoruz, İzmit batı çıkışını geçtikten sonra Kandıra çıkışından çıkıyoruz. Daha sonra trafik ışıklarına geldiğimizde Kandıra’ya değil sol tarafa İzmit yönüne dönüyoruz. Birkaç kilometre gittikten sonra sağa doğru beyaz boyalı Kullar tabelasından Kullar’a doğru dönüyoruz. Kullar’ı geçtikten sonra Yuvacık beldesine geliyoruz. Çok şirin bir belde olan Yuvacık’ın bikaç km ilerisindeki Yuvacık barajı’nı da geçip, 8-10 km daha gittikten sonra küçük yeşil bir tabela üzerinde menekşe yaylası, aytepe okları görünüyor.

Bizim okları takip ederek seçtiğimiz yol bir süre sonra ancak bir 4x4’le ilerlenebilecek hale gelince yanlış yöne gittiğimizi düşünüp o yoldan geri döndük. Tabelalardan biraz ilerideki diğer yolu seçtiğimizde bir sürü yürüyüş parkurunun başlangıç noktası olan bir açıklığa geldik. Daha sonra bu açıklığın Aytepe denilen yer olduğunu ancak ordaki bir binanın duvarına küçük harflerle yazılmış “Aytepe’ye hoşgeldiniz ” yazısını görünce anlayabildik. Bu tepede gördüğümüz bir beyden patikalarla ilgili bilgiler aldık. Amacımız menekşe yaylasına gitmek olduğu için o tarafa doğru ilerleyen patikayı seçtik. Fakat yaylanın 8km ileride olduğunu hatırlayınca ve yolun sürekli aşağıya doğru gittiğini farkedince bu gidişin bir dönüşünün de olacağını hesaba katıp fazla ilerlemeden geri döndük. Zaten o patikadan ulaşılan en yakın yer olan soğuksu bile 2.5 km sonraydı. O eğimli yolları güç bela tırmanıp parkurların buluşma noktası olan Aytepe’ye vardık.

Tepede birer çay içip dinlenelim dedik fakat deliler gibi esen rüzgar bize dışarıda çay içme fırsatı vermedi. Daha önce yol sorup bilgi aldığımız mekanın sahibi olan adam bize içeri geçebileceğimiz söyledi. Şahsen ben içerisi deyince restoran veya kafelerin kapalı mekanlarına benzer bir mekan bekliyordum fakat adam ayakkabılarımızı çıkarmamızı söyleyince şaşırdık. Meğer adamın içerisi dediği orada kiraya verdiği kulübelerden birinin içiymiş. Kulübenin içini anlatmam gerekirse, ahşaptan yapılmış 2 katlı bir kulübe, köşede bir kuzine, diğer 2 köşede mini buzdolabı ve tv ile birlikte odada 2 adet de kanepe vardı. Odanın genel havasına ters olan tek şey beyaz pvc’den yapılmış kapı ve pencerelerdi. Odada ilginç olan şeylerse kanepenin üzerinde yeni toplanmış gibi görünen yorgan ve yastık, duvarda asılı havlu ve gömlekler yine duvarda asılı duran tırnak makası ve lavabonun üzerinde duran yarısı kırılmış aynaydı.

Adam kuzineyi yakmak ve bize çay demlemek üzere içeri girince doğrusu ben ilk etapta ürktüm. Çünkü kendisinin yaklaşık 1.85 boy ve 100 kilo ile (bu 100 kilonun yaklaşık 20-25’i göbek kısmında toplanmış) izbandut şeklinde tabir edebileceğimiz bir tipi vardı.. Üzerinde avcı yeleği, kafasında avcı şapkası, ayağında da sofra bezine benzeyen bir kumaştan yapılmış bir şalvar vardı. Duvarda asılı duran fişekleri de görünce aklıma getirdiğim paranoyak görüntülerin tüm atmosferi tamamlanmış oluyordu. Neyseki bize çayı demledikten sonra başka misafirler geldi de bizi orda yalnız bırakarak dışarı çıktı. Biz de içimiz rahatlamış bir şekilde çaylarımızı içtik.

Sonradan adının Sinan olduğunu öğrendiğimiz bu kişiye teşekkür edip diğer patika hakkında da bilgi aldıktan sonra rotamızı değirmendüzü patikasına doğru çevirdik. Burası gerçekten tam da istediğimiz gibiydi. Etraf yemyeşil ve bu yeşilliklerin arasında yürümesi fazla zor olmayan dar bir patika. Bir ara patikadan içerilere girip bir süre ilerledikten sonra kendimizi lost adasında hissetmemiz için gerekli tüm şartlar hazırlanmıştı. Yemyeşil ve oldukça yüksek ağaçlar, hayvanlar (muhtemelen yaban domuzları) tarafından bırakılmış ayak izleri ve hafif bir rüzgar vardı. Hatta bir ara cesaret edip Sinan’ın verdiği tarife dayanarak patikadan ayrılarak bitkilerin arasına dalınca karşımıza birden yüksek bir uçurum ve karşıda bir metrekare bile toprağın görünmediği yemyeşil bir manzara çıktı. Gerçekten de manzara Sinan’ın dediği gibi insanın ömrüne bikaç yıl katacak kadar güzeldi. Bu güzel yürüyüşten ve manzaradan sonra tekrar Aytepe’ye dönüp. Sinan’a teşekkür ederek oradan ayrıldık.


Bu kadar yürüdükten sonra hepimiz çok acıkmıştık ve doğrusu güzel bir yemeği hak etmiştik. Aytepe’ye çıkarken derenin kenarında kurulmuş birkaç alabalık restoranı görmüştük ve kendi aramızda yemeği burda yeriz diye konuşmuştuk. Bu mekanda dere kenarına kurulmuş birkaç tane tesis bulunuyor. Biz aç olduğumuz için hemen en yakındakine oturduk ve afiyetle kiremitte balığımızı yedik. Derenin adını tam olarak öğrenemedim ama güzel temiz bir suyu vardı. Üstelik bazıları suni olarak da yapılmış olsa derenin üzerinde tesislerin yan tarafında küçük şelaleler de vardı. Gürül gürül akan berrak suyu ve etrafındaki yeşil ortamı gerçekten çok beğendik. Çok yorulduğumuzdan mı yoksa çok acıktığımızdan mı bilmiyorum ama yediğim balık bana gerçekten lezzetli geldi. Çaylarımızı da içtikten sonra dönüş yoluna koyulduk. Günümüzün tek kötü yanı, dönüş yolundaki tırlardan, kamyonlardan ve bilumum dengesiz İstanbullu sürücülerden oluşan trafikti.







3 Nisan 2008 Perşembe

DEN HAAG

Buraya Den Haag'la ilgili bişeyler yazılacak

ROTTERDAM







Rotterdam, Hollanda’nın 2. büyük şehri ve Avrupa’nın en büyük limanı olma özelliğine sahip, kaldığımız yer itibariyle bizim de en çok gezebildiğimiz şehirdi. Kanalları, bisikletleri ve parkları dışında Hollanda’daki diğer şehirlerden hiçbirine benzemiyor. Bunun en büyük nedeni 2. dünya savaşı sırasında teslim olmuş olmalarına rağmen, Alman’ların, postane binası dışında bu şehri yerle bir etmeleri ve savaş sonrasında hırs yapan Hollanda’lıların şehri sıfırdan ve tamamen yeni bir mimari anlayışla yeniden kurmalarıymış.

Hollanda’nın tamamında görülen ve ülkenin özelliği olan o 2 katlı eski tipteki evlerden bu şehirde pek bulunmadığı için bu şehrin ruhsuz olduğunu söyleyebiliriz fakat bir yandan da tüm Hollanda da görebileceğiniz en ilginç mimari yapılar bu şehirde bulunuyor. Hatta bizim gördüğümüz binalardan bazıları fizik kurallarına ters görüntüleriyle bize oldukça ilginç gelmişti. Özellikle her türlü turistik kitapta görebileceğiniz küp evler bu mimarinin sınırlarını zorlayan bir dizayna sahipler. Hangi duvar aşağıya hangisi yukarıya bakıyor ya da bu evlerin içerisine uygun eşyalardan nerden bulunur o daracık merdivenlerden nasıl çıkarılır insan merak etmeden duramıyor. Ben ilk gördüğümde bunların sadece sergi amaçlı yapıldıklarını düşünmüştüm ama içerisinde insanların yaşadığını öğrenince oldukça şaşırdım. Yine de bu evlerden bir tanesini turistlere açmışlar ve 2 € ödeyerek bu evi gezebiliyorsunuz.

Rotterdam’daki gezilebilecek diğer yerlerden bir tanesi de ünlü düşünür Erasmus’un ismini taşıyan Erasmus köprüsü. Tek taraftan asma şeklinde olan bu köprü gündüz beyazlığı ile gece de ilginç ışıklandırması ile insanı etkiliyor ve görünce bu köprüye neden kuğu dediklerini anlayabiliyorsunuz. 1996 yılında yapılan bu köprü, üstünden arabalar ve tramvay geçtiği için, daha sonra bakıma alınarak güçlendirilmiş.

Hollanda’yı genel olarak anlattığım yazıda da belirttiğim gibi Hollanda dümdüz bir ülke olduğu için herhangi bir manzara görebilmeniz için yüksek bir yere çıkmanız gerekiyor. Rotterdam’da bu ihtiyacı karşılamak için (atıyor da olabilirim. Başka bir amacı da olabilir tabi :) ) yapılmış bir yer olan Euromast da görülmesi gereken yerlerden bir tanesi. Bu kule ilk yapıldığında Hollanda’nın en yüksek kulesiymiş. Daha sonraki yıllarda bu ünvanı başka bir yapıya kaptırınca kendisine 85 metrelik bir ek yapılarak bu ünvanı yeniden kazanması sağlanmış. Bu kuleye çıkınca Rotterdam’ın her yeri kuşbakışı görülebiliyor. Özellikle de liman kısmına doğru bakınca Rotterdam limanının neden Avrupa’nın en büyük limanı olduğu anlaşılıyor. Tatilimizin daha sonraki bölümlerinde Rotterdam limanına doğru bir gezi yapma imkanımız oldu ve 1.5 saatlik araba yolculuğundan sonra hala liman’ın sonuna gelememiş olduğumuzu görünce Rotterdam limanının bu ünvanı bileğinin hakkıyla aldığına ikna olduk.

Rotterdam Hollanda’nın diğer şehirlerine göre pek fazla turistik bir şehir sayılmasa da, düzenliliği, geniş sokakları ve caddeleri, yeşil parkları ve mimari açıdan oldukça ilginç binaları sayesinde gezilmeyi hakediyor. Yalnız bu şehirde saat 5’te dükkanların çoğunun kapandığını ve akşam 8-9’dan sonra yemek yenebilecek yerlerin sayısının çok çok azaldığını ve planınızı buna göre yapmanız gerektiğini hatırlatmalıyım.




Bisikletlerimiz...

DELFT

Delft, gezimiz boyunca Hollanda’da gezdiğimiz 4 şehir ve Belçika’da gezdiğimiz Anwers ve Brüksel şehirleri içerisinde en beğendiğim yer oldu. Zaten bu yüzden 1 günde gezilebilen bu küçük şehre gezimizin ilerleyen günlerinde bir kere daha geldik.

Delft kaldığımız yer olan Rotterdam’a trenle yarım saatlik bir mesafede ve Rotterdam ile Amsterdam arasında yer alan küçük bir öğrenci şehri. Şehirden arabaları, bisikletleri ve dükkanların üzerindeki tabelaları kaldırırsanız kendinizi 17. yüzyılda yaşıyomuş gibi hissedebilirsiniz. Evler, yollar, köprüler her şey hiç değişmeden ve bozulmadan nasıl bu kadar korunarak bu günlere taşınabilmiş oldukça şaşırdım.

Delft eski Avrupa kentleri gibi bir yerleşime sahip. Ortada törenlerin yapıldığı ve pazarın kurulduğu bir meydan, bu meydan’ın bir tarafında şehirdeki diğer yapılara nazaran oldukça görkemli bir kilise, meydanın diğer tarafında da hükümet binası yer alıyor. Bu şehir aynı zamanda kraliyet ailesinin cenaze törenlerinin yapıldığı ve mezarlarının da bulunduğu bir şehir. Yani kraliyet ailesi için özel bir önemi var. Ayrıca Hollanda’nın ünlü ressamlarından Johannes Vermeer’in (Bkz: inci küpeli kız) bir zamanlar yaşadığı ev de bu şehirde bulunuyor ve günümüze kadar korunarak gelmeyi başarmış. Hatta Delft’i gezdikten sonra gezdiğimiz müzelerden birisinde bulunan Vermeer tablolarından birinde şehirde şu anda da gezilebilen eski kiliseyi resmettiğini görmüştük.

Delft şehrinin ülkede en önemli üniversite şehirlerinden birisi olduğunu ve şehirde çoğunlukla öğrencilerin yaşadığını söylediler. Bizim gezdiğimiz dönem yaz dönemi olduğu için ortalıkta çok fazla öğrenci göremesek de bu kadar küçük bir şehirdeki cafe ve barların sayısından burasının öyle bir şehir olabileceğini tahmin ettik :)

Şehir, meydanıyla, Pisa kulesi gibi yana yatmış eski kilisesiyle, ihtişamlı yeni kilisesiyle, Hollanda’nın olmazsa olmaz kanallarıyla, inci gibi yanyana dizilmiş bakımlı evleriyle, dar sokaklarıyla gerçekten çok güzeldi.

Biz bu şehirde yapılabilecek en iyi şeyi yaparak kendimizi şehrin sokaklarına bıraktık. Daracık sokaklarda gezdik,köprülerden geçtik, tam kaybolduk derken kendimizi yine meydanda bulduk, meydanda oturup bir yandan insanları seyrederken bir yandan da biramızı yudumladık, fırında ısıtılmış sıcak elmalı turta yedik ve bu şehre kesinlikle bayıldık…


















AMSTERDAM

Uçağımız Amsterdam üzerinde alçalmaya başladığında pencereden şöyle bir dışarı baktım. Gördüğüm manzara karşısında oldukça şaşırdığımı söyleyebilirim. Yukarıdan bakıldığında su kanalları, bu kanalların arasındaki yeşil bölgeler ve bu yeşil bölgelerin arasında en fazla bikaç katlı çok eskiden kalmış gibi görünen evlerden oluşmuş küçük bir şehir görüntüsü var. Tabi İstanbul’la kıyaslayarak küçük diyoruz fakat Hollanda’nın en büyük şehri ve başkenti Amsterdam. Dünya üzerindeki tüm büyük şehirlerde olduğu gibi Amsterdam’da da sürekli bir canlılık ve hareket hakim. Gerçekten her milletten insan mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle sarışın Hollandalı’ların arasında zenciler ve uzak doğulular sayıca fazla olmalarıyla dikkat çekiyorlar.

Amsterdam bir merkezin etrafında daireler şeklinde yerleşmiş kanallardan oluşuyor. Şehrin içerisinde 88 adet kanal olduğu söyleniyor. Central Station’a ulaştıktan sonra buradan şehrin değişik yerlerine giden tramvay ve otobüslere binerek en fazla 10-15 dakikalık bir yolculuk sonrası şehirdeki en turistik mekanlara ulaşılabiliyor. Hatta Amsterdam’da her yolun çıktığı Dam Meydanı central station’dan yürüyerek 15-20dk.lık mesafede. Dam meydanı civarında Kraliyet sarayını (Koninklijk Paleis), Eski Kiliseyi (Oude Kerk), Yeni kiliseyi (Nieuwe Kerk) 2 dünya savaşı sırasında saklandıkları tavan arasında yazmış olduğu günlüğü daha sonradan bulunarak basılan Anne Frank’in saklandığı evi, Madame Tussauds müzesini ve meşhuuuurrr Red Light District’i gezebilirsiniz. Biz gittiğimizde kraliyet sarayı ile eski ve yeni kiliseler bakım çalışması olduğu için kapalıydılar. Malesef onları gezemedik. Anne Frank’in evini ise hem çok pahalı olduğu için, hem önünde oldukça büyük bir kuyruk olduğu için ve en önemlisi de fazla ilgimizi çekmediği için gezmedik. Madame Tussauds müzesini daha önce hiç balmumu heykel müzesi görmediğimiz için gezdik. Her ne kadar heykellerden bazıları oldukça başarılı olsa da bana pek o kadar da ilginç gelmediği için bundan sonra başka bir balmumu heykel müzesi gezmem sanıyorum. Herkesin merak ettiği Red Light District ise gerçekten oldukça ilginç ama fazlasıyla turistik bir yerdi. Biz taksim’in arka sokaklarının az çok neye benzediğini bildiğimiz ve oranın da bu tarzda bir yer olacağını düşündüğümüz için başlarda oldukça çekingen yaklaştık. Fakat orda kadınlar, erkekler, gençler, yaşlılar her cins ve yaştan insan rahatça geziyordu. Hatta bazı insanlar yanlarında çocukları, pusette bebekleriyle gelmiş bostancı sahilinde gezer gibi geziyorlardı. Bu rahatlıkta her tarafta dolaşan polisler oldukça etkilidir sanıyorum ama yine de bir insan vitrinlerde yarı çıplak kadınların olduğu, sex shopların camekanlarında değişik fantezi araçlarının, videoların vs. alenen sergilendiği bir mekana neden çocuklarıyla birlikte gelmek ister bunu pek tahmin edemiyorum.




Dam Meydanı ve kraliyet sarayı


Amsterdam’ın diğer müzelerine gelirsek, musuem quarter denilen yerde yer alan Rijksmuseum ve Van Gogh müzesi gezdiklerimiz içerisinde en güzelleriydi. Özellikle Rijksmuseum oldukça büyük. Gerçekten gezmek isterseniz en az yarım gününüzü buraya ayırmanız gerekiyor. Bu müzede en beğendiğim Rembrandt’ın devasa boyutlardaki Night Watch tablosuydu. (http://en.wikipedia.org/wiki/Image:RembrandtNightwatch.jpg) Van Gogh müzesi ise Amsterdam’da gezdiğimiz müzeler içerisinde en çok beğendiğimdi. Hem müzenin içinin insana verdiği ferahlık nedeniyle hem de Van Gogh’un gerçekten muhteşem çalışmaları nedeniyle. Hollanda’daki tüm müzelerde içeriye girmeden önce elinizdeki çanta, şemsiye vs. gibi fazlalıkları bırakabileceğiniz birer emanet dolabı oluyor. Böylece o ağırlıkları taşımadan rahatça dolaşma imkanınız oluyor. Fakat müzelerin içlerinin oldukça serin olduğunu söylemeliyim bu nedenle içeri girerken hırkanızı yanınıza alırsanız iyi olur. Bir de müzelerin çoğunda resimlerin sergilendiği salonlarda dinlenmek için herhangi bir koltuk, tabure vs. bulunmuyor. Yani resmin karşısında biraz oturup resmi daha rahat incelemek gibi bir seçeneğiniz yok.



Musuem quarter. Uzaktan görünen Rijksmuseum


Bu ikisinin dışında Amsterdam’da gerçekten çok fazla müze bulunuyor. Sex müzesinden, çanta ve eldiven müzesine, işkence müzesinden, Lale müzesine kadar ilgi alanınıza hitap edecek bir çok müze bulabilirsiniz. Bizim gezdiğimiz diğer bir müze ise, bir modern sanat müzesi olan Stedelijk Museum’du. Bu müze musuem quarterda bulunan eski ve güzel binası bakımda olduğu için central station yakınlarında geçici bir binaya taşınmıştı. Uzun uğraşlar ve aramalardan sonra müzeyi bulup kişi başı 10 euro’da giriş ücreti ödememize rağmen müzeyi gezip çıkmamız ve modern sanat denilen kavramın bize pek uygun olmadığını anlamamız yaklaşık 20 dakika kadar sürdü.

Müzeler bölgesinin yakınlarında bulunan ve bence Amsterdam’da mutlaka gezilmesi gereken yerlerden birisi de Vondelpark. Bu kocaman park özellikle doğayı ve yeşili seven insanları oldukça cezbedecektir. Her ne kadar şehrin geneline hakim de olsa özellikle Vondelpark’a bir tatil ortamı havası hakim. İnsanlar işten çıktıktan sonra çocuklarını ya da köpeklerini gezdirmek için, spor yapmak için, kitap okumak için ya da sadece çimenlerin üzerine yatıp etraftaki insanları ve hayvanları seyretmek için buraya geliyorlar. Bu parkın içerisinde bildiğimiz yeşilli kırmızılı renkli papağanların serbestçe dolaştıklarını da belirtmeliyim.

Bence Amsterdam’ı gezmenin en keyifli kısmı kendinizi ayaklarınızın isteğine bırakmak ve kanallar tarafından kesilen, sağlı sollu çok güzel evlerin bulunduğu Amsterdam sokaklarında kaybolarak dolaşmak. Yorulduğunuzda kanal boyundaki cafe’lerden birisine oturup biranızı yudumlayıp enerji toplamak ve binalara alık alık bakarak yine sokakların arasına dalmak. Biz bu şekilde gezdiğimiz bir gün, dar bir sokaktaki dar bir geçitten geçerek kendimizi Begijnhof denilen bir cennette bulduk. Burayı gezdiğimizde burada Amsterdam’daki en eski (1420) ve önü ahşap kaplamalı 2 evden birisi olan, Het Houten Huis denilen evin bulunduğunu , buranın zamanında Begijntjes denilen rahibe kadınların kalması için yapılmış diğer bölgelerden izole bir alan olduğunu ve şu anda da halen burda yalnız yaşayan kadınların ikamet ettiğini ve hatta ziyaretçilerden rahatsız oldukları için bu bölgeyi yabancı ziyaretçilere kapatmak istedikleri ile ilgili herhangi bir malumatımız yoktu.

Daha önce de söylediğim gibi bence Amsterdam’daki en muhteşem şey Amsterdam’ın kendisiydi. Yolları, parkları, bahçeleri, kanalları ve özellikle de o güzelim evleri. Ülkemizdeki çirkin yapılaşmayı, hiçbir şekilde birbirine benzemeyen evleri ve apartmanları, yürümenin bile mümkün olmadığı yolları düşününce orası bir rüya ülkesi gibi kalıyor. İnsanın yaşadığı binanın üzerinde 1600 küsür yılına ait bir tarih bulunması nasıl bir histir düşünemiyorum. Amsterdam evleri genelde 3 veya 4 kattan oluşuyor. Kat sayısı yükseldikçe pencerelerin büyüklükleri azalıyor. En alt katlarda neredeyse bir insan boyunda olunda camlar üst katlarda bodrum kat penceresi boyutlarına yaklaşıyor. Zamanında insanların ne kadar aristokrat veya ne kadar varlıklı oldukları oturdukları evin pencerelerinden anlaşılabiliyormuş. En alt katlarda zengin aileler yaşarken üst katlarda daha orta halli aileler veya bu zengin ailelerin hizmetkarları yaşarlarmış. Amsterdam’da ev yapılacak toprak az olduğu için evler birbirine bitişik bir şekilde ve oldukça dar yapılmış. Aynı şekilde merdivenler için fazla yer harcamak istemediklerinden evlerin çoğunun merdivenleri ancak normal kiloda bir insanın geçebileceği genişlikte yapılmış. Bu nedenle evlere eşyaları merdivenlerden çıkarmak pek mümkün olmuyormuş. Bu sorun da evlerin en üstlerine bir çengel takarak ve eşyaları bu çengeller aracılığıyla kurulan makara sistemleriyle yukarı çekip camlardan içeri alarak çözülmüş. Bu çengellerle eşyalar taşınırken eşyaların alt katlardaki evlerin camlarını kırmamasını sağlamak için de evlerin çoğu öne doğru eğimli bir şekilde yapılmış. Zaten Amsterdam’da öne veya yana eğilmiş sanki yıkılacak gibi duran çok fazla ev görmek mümkün ama bu evlerin bu kadar sene korunmuş olması ve hala içlerinde yaşayan insanlar olması da takdire şayan.

Evlerin üstlerindeki çengeller...



Evler

Amsterdam’da gece konaklamadığımız için Amsterdam’ın gece hayatı ile ilgili çok fazla şey söyleyemiyorum fakat gitmeden önce okuduğum rehber kitaplarda oldukça hareketli bir gece hayatı olduğu ve güzel canlı müzik yapılan mekanlar bulunduğunu okumuştum.

Çok fazla ilgi alanımıza girmediği için Hollanda’da uyuşturucunun serbest olması ve bu tip ürünlerin satıldığı kafelerle ilgili de pek bir şey anlatamıyorum. Son söz olarak Amsterdam’ın gerçekten gezilmeye değer bir şehir olduğunu söyleyebilirim.

22 Ağustos 2007 Çarşamba

HOLLANDA GENEL

Üstünden 1 ay geçmesine rağmen Hollanda gezimizle ilgili herhangi bir yazı yazmamış olmam benim pek de iyi bir blogçu olamayacağımı gösterir sanıyorum. Ama bazı şeyler için hiçbir zaman geç sayılmaz değil mi ?

Hollanda’yı 5 kısımda anlatmaya karar verdim. O yüzden bu bölümde Hollanda’nın tümünde görebileceğimiz, ülke için genelgeçer diyebileceğimiz şeyleri anlatayım.

Hollanda tamamı deniz seviyesinin altında, nerdeyse tüm şehirleri kanallarla bölünmüş bir ülke. Yazları sıcaklık 20-21 derece civarında. Kışın da sıfır derecenin altına çok nadiren düşüyormuş. Yani benim gibi sıcağı sevmeyen insanlar için ideal olduğunu söyleyebiliriz J Biz gittiğimizde temmuz ayının ortası olmasına rağmen genelde sabahtan öğlene kadar hava yağmurlu ve kapalı oluyordu akşam üzeri ise güneşli. Sanırım bu dengesizlik yüzünden yollarda mont ve bot giymiş insanları da şort ve parmak arası terlik giymiş insanları da görebiliyorsunuz. Yani “ben bi camdan bakayım insanlar neler giymiş dışarda hava nasılmış“ diye bir tahmin yapmanız pek mümkün değil. Ülkeyi sonradan deniz kumu ile doldurarak yaptıkları için ve gerçekten kullanılabilir, tarım yapılabilir toprak çok az olduğu için toprak orda en kıymetli şeylerden bir tanesi. Örneğin Tükiye’de bir apartman dairesi aldığınızda o daireyle birlikte apartmanın yerleştiği arsa üzerinde de pay sahibi olursunuz. Hollanda’da ise bir apartman dairesi aldığınızda sadece bir apartman dairesi almış oluyorsunuz. Devlet bahçe yapmak isteyen, bahçesine bişeyler ekmek isteyen insanlara çöp kutusu gibi bir alet vermiş. Bu alete önce biraz normal toprak koyuyorsunuz daha sonra bu kutuyu evdeki organik çöplerle dolduruyorsunuz. Bir zaman sonra bu organik çöpler toprak oluyor. Bu toprağı da alıp bahçenizde kullanabiliyorsunuz. Ülke bol bol yağış aldığı için her yer ya yeşillik ve çimen ya da asfaltla kaplanmış durumda. Bu yüzden ayağımız toz toprak görmeden geldik diyebiliriz. Yalnız yüzölçümü olarak bu kadar küçük bir ülke olmasına rağmen her yeri park bahçe vs. ile doldurmuş olmalarına evleri dip dibe yapmamış olmalarına hayran kaldık. Bizde o kadar çok arsa vs. varken mahalle aralarında bir tane park bulmak bile mümkün olmuyor. Ev yapılırken de insanlara alan sağlamak yerine buraya fazladan bir blok daha nasıl sığdırırız diye düşünüyorlar.




Sanırım ülke deniz seviyesinin altında olduğu ve sonradan doldurularak yapıldığı için Hollanda’da tek bir dağ,tepe hatta yokuş bile yok.Özellike Amsterdam uçaktan bakınca suyun içine batırılmış bir sünger gibi duruyor. Her yer kanallarla dolu ve dümdüz. Bir ucundan baktığınızda şehrin diğer ucunu bile görebilirsiniz. Bu yüzden ülkede çok yoğun bir bisiklet kullanımı var. (O kadar yoğun ki aşağıdaki resimde de görebileceğiniz gibi 3 katlı bisiklet otoparkı bile var.) Gerçi neden italyanlar gibi işin kolayına kaçıp motosiklet değil de bisiklet kullanmaya karar vermişler diye uzunca bi süre düşündüm. Sonradan farkettim ki birincisi Hollandalılar akdeniz insanları gibi tembel değiller, ikincisi sağlıklı yaşam konusuna çok önem veriyorlar ve doğal yaşamayı çok seviyorlar. Üçüncüsü ülkede bisikletler için her türlü ayrıntı düşünülmüş(özel yollar, özel trafik ışıkları, bisikletle seyahet edilebilen otobüs ve trenler, çocuk koltukları, bisiklet yağmurlukları vs..) ve hatta trafikte bazen yayalardan bile daha çok önceliğe sahipler.



Ülkede ayrıca çok düzgün bir sosyal yaşam ortamı sağlanmış. Her şey çok kesin kurallara bağlı ve insanlar bu kurallara uydukça devlet de insanların her türlü sosyal güvenliğini düşünmüş durumda. Hele trafik müthiş! İnsan 10 gün boyunca bir ülkede kalır ve tek bir korna sesi bile duymadan gelir mi? Hollanda yollarında da trafik yoğun olmasına rağmen kimse trafikte sinir stres sahibi olmadan ilerliyor. Kimse emniyet şeridine girmiyor, kimse kırmızı ışıkta geçmiyor, kimse hız sınırını aşmıyor, (sınır 50km ise hele bir 51 km hızla gidin hemen fotoğrafınızı çekip bi güzel evinize postalıyolar) kimse tali yoldan önünüze atlamıyor, kimse önündeki araç durunca frene basıp durmak yerine sizin şeridinize geçmeye kalkmıyor, kimse en sol şeritten 60’la ya da en sağ şeritten 120’yle gitmiyor, kimse kaldırımlara ya da yolun ortasına park etmiyor yani kısaca İstanbul trafiği için normal bildiğiniz hiçbir şey orda gerçekleşmiyor. Oradaki trafik konusunu daha yazsam 8-10 paragraf yazabilirim. O kadar hayran kaldım ki, ordaki trafiği görünce İstanbul’dan neden nefret ettiğimi bir kez daha anladım.

Ayrıca ülkedeki bir diğer konuda sosyal imkanlar konusu. Gerçi hepimizin bildiği gibi Avrupada kuzeye gidildikçe bu sosyal imkanlar olayı giderek artıyor. Hollanda’da da işsizlik, sigortası, çocuk yardımı vs. gibi her türlü sosyal imkan mevcut. Hatta Türkler oraya gitmeden önce Hollanda’nın bir sosyal haklar cenneti olduğunu söylüyorlar. Örneğin eskiden Hollanda’da boşanan çiftlerin her ikisine de bir yıl boyunca para yardımı yaparlarmış, her ikisi de kendilerine yeni bir hayat kursun diye, fakat Türkler oraya gittikten sonra tüm Türk çiftler birer birer boşanmaya başlayınca (birlikte yaşamaya devam ediyorlar tabiki) bu uygulamayı kaldırmışlar. Ordaki Türkler konusunda yazılabilecek şeyler de var tabiki ama bunu başka bir yazı konusu yapabiliriz.

Kısaca özetlemek gerekirse ülkede gezdikçe şöyle bir çıkarım yaptım, Deniz seviyesinin altında ve dümdüz bir ülke à böyle bi ülke olunca çok yağmur à çok yağmur yağınca çok yeşillik à çok yeşillik olunca bu yeşilliklerde yorulmadan otlayan ve bol bol beslenen inek ve koyunlar à bu inek ve koyunlardan elde edilen süt ve et à bu şekilde beslenen, bol oksijenli bir ortamda bisiklete binip, spor yaparak yaşayan, her türlü sosyal hakka sahip, trafik vs. stresi yaşamayan mutlu insan.

Hollandalıların kuzey avrupa’daki en mutlu halk olmasının ve dünyadaki ırklar içerisinde en uzun boy ortalamasına sahip olmalarının (Ortalama 1.82) nedenini tüm bu yukarıda saydıklarım açıklamıştır sanıyorum.

7 Ağustos 2007 Salı

Dün sabah uyanıp aynaya bi baktım bi de ne göreyim kıpkırmızı bir sağ göz. Ben herhalde mikrop kaptırdım diye düşünüyordum ama gittiğim doktor lenslerden olduğunu söyledi. "Lenslerle mi uyudun" diye sordu. Halbuki 7-8 yıldır lens kullanan bi insan olarak bir kere bile lenslerle uyumuş değilim. Yaklaşık bir ay önce gittiğim doktor Baush& Lomb'un yeni lensleri pure vision'lardan kullanmamı önermiş ve denemek için 1 çift vermişti. Daha önce kullandıklarımız hidrojel lenslermiş bunlar silikon lenslermiş ve diğerlerinden 6 kat daha fazla oksijen geçiriyorlarmış. Ama ben bu yeni lensleri bir türlü sevememiştim, oldukça kalın ve sert gelmişlerdi bana. en ufak bir müdahalede çıkacak gibi duruyorlardı ve sanki gözüme daha çok yapışıyorlardı. Ama o doktor ısrarla bunları kullanmamı söylemişti. Eee tamam biz hastalar olarak doktorların sözünü dinliyoruz ama doktorlar da biraz hastaların söylediklerine kulak verseler güzel olur bence. Neyse dün gittiğim doktor "onlar iyi lenslerdir ama lens konusu çok hassas bir konu eğer bir markadan memnunsan değiştirmemek lazım" dedi. Şimdi 10 gün lens takamıycam :( sonrasında da tekrar kontrol edip ona göre takıp takamayacağıma karar verecek.

2 Ağustos 2007 Perşembe

NEWNESS

Beyni canlı tutmanın yollarından birisi de sürekli yeni şeyler yapmakmış, yeni bir dil öğrenmek, yeni bir hobi edinmek veya en basitinden işe yeni ve farklı bir yoldan gitmek gibi. Biz de bu konudan yola çıkarak tenis öğrenmeye başladık. Bugün 4. dersimizi alacağız. Oldukça keyifli ve tahmin ettiğimden daha yorucu bir spormuş. Hoca yetenekli olduğumuzu ve hızlı bacaklarımız olduğunu söyledi. inşallah en kısa zamanda ilerleyip maç yapabilecek kıvama geliriz.

11 Temmuz 2007 Çarşamba

TATİLE ÇIKMAK

Biz plaza insanları yılın 50 haftası boyunca yapacağımız 2 haftalık tatilin hayaliyle yaşarız. Genelde de tatile çıkmadan önceki bir hafta o yılımızın en yoğun haftalarından birisi olur. Gitmeden bunu da bitiriver, gitmeden şunu da yapıver, sen yokken işleri yürütebilmemiz için bize doküman bırakıver vs. şeklinde istekler bir türlü bitmek bilmez. Normalde 1 ay sallasanız hiçkimsenin arayıp sormayacağı bir iş siz tatile çıkarken birden kıymete biner ve 1 hafta bile bekleyemeyecek önemli bir iş haline gelir. Yani tatile çıkanı hayatından bezdirmek bu işin bir numaralı kuralıdır. Tatile çıkanı hayatından bezdirmelisin ki tatilin kıymetini bilsin. Bu arada yapılan bir çok araştırma insanların gerçekten dinlenebilmesi ve bir sonraki yıla yenilenmiş bir şekilde başlayabilmesi için çalışanların en az 3 hafta aralıksız tatil yapması gerektiğini ortaya çıkarmıştır. Bunlardan ilk haftada çalışan ancak iş ortamından uzaklaşabilmekte ve işle ilgili konuları kafasından uzaklaştırabilmekte. 2. hafta fiziksel olarak dinlenmekte. 3. hafta ise kendisini ruhen ve bedenen yeni bir yıla hazırlayabilmekteymiş. Bizdeyse 2 hafta arka arkaya izin kullanmak bile hayal edilemez bir şey haline geldi. E durum böyle olunca da insanlar 1 hafta içerisinde hem dinlenmeye, hem eğlenmeye, hem gezmeye ve yeni yerler görmeye, hem ailelerine zaman ayırmaya çalışıyorlar. Sonuçta da öncekinden daha yorgun bir şekilde işe başlıyorlar. Nasıl oluyorsa şirketler de bu çalışanlardan verim bekliyorlar. Halbuki tatil yavaş olmaktır. hiç bir şey için acele etmemek, saat takmamak, canının istediği şeyi istediği zamanda yapmak, bazen saatlerce aynı yere bakarak oturmaktır.

Neyse ben de gezip keşfetmek amaçlı bir tatile çıkıyorum. Bakalım dönüşte aynı insan olacak mıyım?

13 Haziran 2007 Çarşamba

VİZE MİZE

Bir sene önce 1. dereceden memur olan anne veya babanız aracılığıyla sahip olduğunuz yeşil pasaport sayesinde elinizi kolunuzu sallayarak girdiğiniz bir çok ülkeye bir sene sonra artık Türkiye’nin en büyük şirketlerinden birinde iyi bir pozisyonda çalışıyor ve anne ve babanızın maaşları toplamının 3 katı kadar maaş alıyor olsanız bile girememek, girmek için vize denilen bir naneye ihtiyaç duymanız ve bunu alabilmek için adamlara bağırsaklarınıza kadar herşeyinizi göstermeniz ve yalvarmanız gerekmesi ne kadar acıklı bir durumdur.
Ayrıca dandik bi otelden dandik bir rezervasyon yaptırdığınız zaman size hiçbir şey sormayan bu vize insancıklarının, gideceğiniz ülkedeki Türk konsolosluğundan kapı gibi davet mektubunuz olmasına rağmen, sizi davet eden kişinin bilmem kaç aylık maaş bordrosu, oturma izni, evlilik cüzdanına kadar bin tane bezdirici belge istemesi de ayrıca absürd bir durumdur.
Tabi tüm bunlar devletlerdeki kuralları karşılıklı uygulama bürokrosisi gereğidir. Eğer onların zavallı vatandaşları Türkiye'ye gelip uçaktan indikten sonra 15 dakika kadar sırada bekleyerek ve 100 Euro vererek vize almak zorundalarsa, onlar da türk vatandaşlarından vize istemek ve bu vizeyi bir ton para karşılığında ve bin türlü çileli testten geçirerek vermek hakkına sahiptir.
Ne de olsa Türkiye Avrupa Birliği üyesi değildir ve her türlü 2. sınıf muameleye müstehaktır!

7 Haziran 2007 Perşembe

BİLGİSAYAR MÜHENDİSİ NECİDİR?

Aslında eminim bu soruyu bu bölümde okumuş ve şu anda bu işi yapmakta olan insanlar bile düzgün bir şekilde cevaplayamayacaklardır. Yurtdışındaki üniversitelerde bizdeki bilgisayar mühendisliklerine karşılık gelen bölümlerin adı genelde computer science (bilgisayar bilimi) şeklindedir. İşin içine mühendislik kavramı girince konu biraz daha karmaşıklaşıyor tabiki. İnsanların aklına bilgisayarcılar gerçekten mühendislik yapar mı ya da bilgisayar mühendisi nedir gibi sorular gelebilir. Aslında bilgisayar mühendisi ne iş olsa yaparımcıdır. İş hayatında networkçüdür, DBA’dir, programcıdır, analisttir, testçidir, pc destek elemanıdır, OS admindir.
Hatta küçük, fazla kurumsal olmayan bir şirkette çalışıyorsa bunların hepsini aynı anda bile olabilir.
Günlük hayatta ise
- Bilgisayar tamircisidir. (Abicim printer’in kartuşu bitmiş bi bakıversene)
- Her türlü bilgisayar programından anlayandır. (hocam ben mp3 çalmak için xyz player kullanıyorum ama şarkıları istediğim sırada çalmıyo napıcam.)
- İş yerinde Windows’la hiç işi olmasa bile windows kurandır. (Sende windows XP key’i vardır bi kuruversene)
- Hacker’dır (Ya bizim okulda bi kız var onun mail adresine girmek istiyorum bi yardım etsene…)
- Her türlü bilgisayar alet edavatından anlayandır. (Bilmemkim yeni bir web cam çıkarmış şöyle yapıyomuş böyle yapıyomuş gördün mü?)
- Bütün son teknolojileri piyasadaki tüm bilgisayar modellerini ve özelliklerini bilmek zorundadır. (Ben yeni PC alıcam, şu anakartı mı alsam bu anakartı mı alsam? Senin bildiğin ucuz yerler vardır yardımcı olsana…)
- Her türlü bilgisayar korsanıdır. (Bana şu filmi buluversene. Mp3 indirsene.)
- Ve bu sorulardan herhangi birine olumlu yanıt verememesi durumunda “sen nasıl bilgisayarcısın size okulda hiçbişey öğretmiyolar mı?” cümlesiyle karşılaşacak olan insandır.

Bu diyalogların ötesinde bir de “aaa ne güzel bi işin var. Ben de çok seviyorum bilgisayarları ben de bilgisayar müh. olmak isterdim/olacağım” şeklinde yaklaşanlar vardır. Bir bilgisayar mühendisinin bu sözleri söyleyen kişilere yapabileceği en büyük iyiliklerden bir tanesi de bu insanlara bilgisayar dünyasının sadece oyun, internet, msn’de chat şeklinde olmadığı farklı bir düşünce yapısı ve bir takım teknik özellikler gerektirmesinin yanında, saatlerce masa başından kalkmadan kod yazma ve bu aradada karpal tünel olmuş bilekler, şaşı ile 10 numara arasında gidip gelen kızarmış gözler, kireçlenmiş bir boyun, sırt bölgesinde bir adet kambur oluşumu ve de en önemlisi ilerleyen yaşlarda süngerleşmiş bir beyin sahibi olma gibi fiziksel yan etkilerinden de bahsetmesi olacaktır.

1 Haziran 2007 Cuma


Gazetedeki bir haberi okuyunca bu konuda yazmak aklıma geldi. Aslında haberi değil de haberin altındaki yorumu demek daha doğru olur. Haber Borneo adasında anneleri avcılar tarafından vurulan yavru orangutanları alıp, büyütüp vahşi hayatta yaşayabilecek alışkanlıkları kazandırdıktan sonra tekrar vahşi hayata döndüren bir dernekten bahsediyor. Altına çok duyarlı bir arkadaşdan gelen yorum ise aynen şöyle “dünyada onca aç insan varken allah akıl fikir versin bunlara”. Bu bakış açısı bence o bahsedilen aç insanların o halde olmasına neden olan düşüncenin ta kendisidir. Doğaya, hayvanlara, insanlara yardım eden kişi birincisi kendi vicdanı rahat olduğu için, ikincisi de kendisinin yardım etmek için yetişemediği başka canlılara da yardım eden birilerinin olduğunu gördüğü için mutlu olacak ve bu konuyu destekleyecektir. Fakat bu sözü söyleyen akıl fikir sahibi kişimiz (dikkat ediniz yardım edenler akıl fikir sahibi değiller çünkü…) o kadar meşguldür, yapacak o kadar çok şeyi vardır ki aç insanlara yardım edecek vakti ve imkanı olmamaktadır. Fakat bir yandan da bu aç insanlar için üzülmektedir ve hayvanlara yardım edenlere neden öncelikle insanlara yardım etmedikleri için sinirlenmektedir. Bir kişiyi neden ona yardım etmedin de buna yardım ettin diye yargılamak ancak hiç kimseye yardım etmeyen insanların yapabileceği bişeydir. Yargılamak anlamamanın kardeşidir…

28 Mayıs 2007 Pazartesi


Dün akşam ekte resmini gördüğünüz mekan Leb-i Derya Richmond'a gittik (Resim oldukça janjanlı tabi) İstanbul'da ne kadar çok güzel manzaralı yer olduğunu bir kere daha görmüş oldum. Gerçi o güzel manzaralı yerlere mesafe, trafik, kalabalık vb. gibi nedenler yüzünden ulaşmak çok zor olsa da gidince değiyor. Neyse mekanı değerlendirmeye gelirsek(5 üzerinden değerlendirelim bakalım).

- Atmosfer: 4

- Müzik: 4

- Yemekler: 3 (Benim yediğim boğaz kebabının tadı oldukça güzel olsa da görsellik olarak biraz zayıftı. Berk'in yemeğinin tadı da vasat olsa gerek ki bütün yemek boyunca benim tabağımdakilere göz dikti)

- Fiyatlar: 3 (Buraya ne yazacağımı bilemedim aslında. Normal standartlarda öyle bir kebabın fiyatı 28 ytl olmaz ama mekanla birlikte değerlendirince böyle mekanlar için normal diyebiliriz.)

- Manzara: 10 (Hee şey 5 üstünden değerlendiriyoduk di mi...)